Bir Ulusun Kökleri Tarihi Üzerinde Yeşerir… Yakup Aslan Yazdı

Read Time:12 Minute, 17 Second


Diyarbekir, Diyarêbekir, yan Diyarêbakır, Amed, Diyarbakır…


Yakıp Aslan

Milattan Önce yaklaşık 9000 yıl geçmişi olan tarihi Diyarbakır kentinin Bizanslılar tarafından kalın surlar yapılarak koruma altına alındığı söyleniyor. Surların içinde boydan boya geniş tüneller, dışarıya geniş, içeriye doğru daralan gözetleme pencereleri, kentin içinden çıkan zengin su kaynakları uzan zaman savunmaya imkan tanıyordu.

O dönemden itibaren atık suları değişik uygulamalardan geçirerek berrak sulama suyuna dönüştürdükleri rivayet edilir. Şehrin içindeki atık sular kanallarla surun dışındaki değirmenleri çalıştırmada kullanıldıktan sonra o su Evsel Bahçelerinin sulanmasında da kullanılıyormuş. Bu sular onlarca değirmenin çalışmasına yetiyormuş.

Yine rivayet edilir ki, Halit bin Velid aylarca kuşatmasına rağmen şehre girememiş. Surlara yaklaştıkları zaman üzerlerine kızgın yağlar döküldüğünden surları aşamıyorlarmış. Birkaç gün komutan için hazırlanan kahvaltının yerinde yeller estiğini görünce olayı öğrenmek için gizlice izlemişler. Bakmışlar ki, bir kedi şehirden geliyor kahvaltıyı yiyip bir delikten içeri giriyor. Rivayete göre Halit bin Velid orduları atık sular için yapılmış bu gizli tünellerden geçerek şehre girebiliyorlar.

“Diyarbakır kent merkezi yaklaşık 9000 yıllık bir geçmişe sahiptir.” diyen Özgür Ansiklopedi Vikipedi devamla şu bilgileri veriyor…

“Diyarbakır şehri farklı dönemlerde farklı isimlerle anılmıştır. MÖ 200’de Amidi Asur hükümdarı Adad-Nirari’ye ait bir kılıç kabzasında şehrin adı “Amid” ya da “Amidi” olarak geçmektedir. Roma ve Bizans kaynaklarında şehrin adı “Amid, O’mid, Emit, Amide” şeklinde adlandırıldığı görülmektedir. Müslüman Arapların egemenliği sırasında buraya yerleşen “Bekr” (بکر) kabilesinden dolayı “Diyâru Bekr” (ديار بكر) (Bekr kabilesinin yurdu) olarak kayıtlara geçmiştir. “Diyaru Bekr” daha sonraları “Diyarbekir”; Osmanlı’nın son yıllarına kadar daha çok bir bölge adı olarak kullanılmıştır. Ancak merkez için kullanılan Amid isminin kullanımının özellikle Diyar-ı Bekr’in (Diyarbekir) 1867 yılında vilayet oluşu sonrası yavaş yavaş terk edildiği, bütün bölgeyi nitelemesinin yanında merkez sancak için de (Diyar-ı Bekr) Diyarbekir adının kullanıldığı görülmektedir.

Mezopotamya ile Anadolu medeniyetlerinin geçiş bölgesinde olan Diyarbakır’ın tarihi çok eski devirlere dayanmaktadır. Yontma taş ve Mezolitik devirlerde Diyarbakır ve çevresinde var olan mağaralardan burada yerleşim olduğu yapılan arkeolojik araştırmalar ile anlaşılmıştır. Eğil-Silvan yakınlarındaki Hassun Dicle Nehri ve kolları üzerinde Ergani yakınlarında Hilar mağaralarında bu çağdan kalma kalıntılar tespit edilmiştir. Şehrin 65 kilometre kuzeybatısında Ergani ilçesi yakınlarında yer alan Çayönü Tepesi kazılarında, dünyanın en eski köyü bulunmuştur.

Şehrin kent merkezinde, MÖ 3000 yıllarında Hitit ve Hurri-Mittani egemenliği yaşanmıştır. MÖ 1260 yılına kadar egemenliklerini sürdüren Hurri-Mitaniler’den sonra sırasıyla Asurlular, Aramiler, Urartular, İskitler, Medler, Persler, Makedonyalılar, Selevkoslar, Partlar, Ermeniler, Romalılar, Sasaniler, Bizanslılar, Emeviler, Abbasiler, Hamdaniler, Mervaniler, Selçuklular, İnaloğulları, Artuklular, Eyyübiler, Moğollar, Akkoyunlular, Safeviler ve Osmanlılar Diyarbakır’a egemen olmuşlardır.

Asurlular döneminde şehir, bölge valilik merkezi olmuştur. Milattan sonra bir ve ikinci asırlarda şehir ve bölgesi için Romalılar ve Partlar arasında savaşlar yapılmıştır. Romalılar’ın hakimiyetine geçen şehir Roma İmparatorluğu’nun yıkılması ile Bizans yönetime geçmiştir. Ömer döneminde İslam ordusu Diyarbakır’ı ve çevresini fethetmiştir. Halid bin Velid, Diyarbakır’a giren ilk İslam kumandanıdır.

869-899 yılları arasında Diyarbakır ve çevresinde Şeyhiler Hanedanı hüküm sürmüştür fakat Halife Mütazıd bu hakimiyete son vermiştir. Daha sonraki yıllarda Hamdânîler hâkim oldularsa da 990 yılında bölgeye hâkim olan Mervaniler, 1096 yılına kadar saltanatlarını sürdürmüşlerdir. Alparslan 1071 Malazgirt Meydan Muharebesi’nden bir sene önce Diyarbakır’a geldi. Mervânîler, Selçuklular’a tabi oldu. Melikşah’ın vefatından sonra Diyarbakır’da egemenlik Suriye Selçukluları’na geçti.

1095’te Türk emirlerinden Sadr’ın Amid valisiyken ölümü sonrasında kardeşi İnal şehre yönetici olmuş, İnal’ın kendi adıyla 1098 yılında İnaloğulları Beyliği’ni kurmasıyla bu beyliğin yönetiminde kalmıştır. 1142 yılından sonra da vezir Nisanoğlu Müeyyedüddin ve ardılları yarı bağımsız olarak Âmid şehrini yönettiler. Eyyubilere tabi olan Artuklu Beyliği’nin Hasankeyf Artuklu hükümdarı Nureddin Muhammed’in talebi üzerine Âmid şehri Selahaddin Eyyubi komutasındaki Eyyubi ve Artuklu kuvvetlerince 1183 yılında ele geçirildi. Selahaddin Eyyubi şehri Nureddin Muhammed’e bırakmış ve böylece şehir Hasankey Artukluları’nın başkenti olmuştur. 1232 yılına kadar Hasankeyf Artuklularının hakimiyetinde kalan yerleşim alanı olarak bu tarihte Eyyubiler tarafından ele geçirildi. 1241’de yılında Anadolu Selçuklu Devleti’nin denetiminde olan şehir, 1257-1259 yılları arasında Meyyafakirin Beyinin denetimine girdi. 1259’da İlhanlılar tarafından alınan şehir kendilerine tabi olan Anadolu Selçukluları’na geri verildi. Şehir, 1302 yılında İlhanlı hükümdarı tarafından Mardin Artukluları’na bırakıldı. 1394 yılına kadar Artuklu hakimiyetinde kaldı. Artuklular dönemlerinde kente önemli bir Türkmen kökenli nüfus yerleşimi olmuştur.

1394 yılında Timur tarafından yağmalanan yerleşim 1404 yılında Timur tarafından Akkoyunlular’a bırakıldı. Akkoyunlu Devleti’nin kurulmasıyla da bir süre bu devlete başkentlik yaptı. Şehir, 1508’de Safeviler tarafından ele geçirildi.

1508-1515 yılları arasında Anadolu Beylikleri, Memlûkler ve Safevî devletleri arasında bu bölge için mücadeleler devam etti. Osmanlı hükümdarı Yavuz Sultan Selim, Diyarbakır Kuşatması’yla 10 Eylül 1515’te Bıyıklı Mehmet Paşa kumandasında kenti Osmanlı egemenliğine kattı.

Diyarbakır, Osmanlılar döneminde önemli eyaletlerden birinin merkezi olmuş, doğuya sefer yapan orduların hareket üssü ve kışlağı görevini görmüştür. Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemlerinde, özellikle I. Dünya Savaşı’nın yakın zamanlarında Diyarbakır hastalık, yangın ve sefalet yüzünden büyük sıkıntı çekmiştir.”
Surlar Diyarbakır’ın tarihidir. Yıkılmasına göz yumulmuş ve hatta bir dönem valisinin, şehir hava almıyor şeklindeki garip bahanesiyle Diyarbakır Dağ Kapı’daki o devasa surların bir kısmını yakması operasyonundan sonra şimdilerde surların yeniden onarılması faaliyeti göze çarpıyor. Aslına uygun onarılması hepimizin beklentisidir…

Surlar kadar önemli olan Hevsel Bahçeleri, Dicle Nehri kıyısında, Diyarbakır Kalesi ile nehir vadisi arasında yer alan yaklaşık yedi yüz hektarlık verimli arazidir.

Çok farklı türlerin ihtiyaçlarına cevap verebilecek alanlara (Habitat) sahip Hevsel bahçeleri, Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nin en büyük kuş cennetidir. 180’den fazla kuş türünün yanı sıra susamuru, tilki, sansar, sincap ve kirpi gibi birçok memelinin barınağıdır.

Göçmen kuşlar tarafından bir istasyon, dinlenme, barınma ve de bir korunma yeri olarak kullanılan vadide bölgeye has kuşlar olarak bilinen boz alameceklerle pembe göğüslü ötleğenlerin yanı sıra yabani şahin, kızıl şahin, arı şahini, yılan kartalı, gökçe delice, kukumav, kerkenez ve küçük kerkenez gibi yırtıcı kuşlara da yılın hemen her mevsiminde rastlanmaktadır. Türkiye’de nadir bulunan yaz atmacalarına da ev sahipliği yaptığı bilinir. 2015’te ise UNESCO tarafından Dünya Mirası ilan edildi. Hevsel Bahçeleri Mayıs 2016’da düzenlenen operasyonlarda eski özelliğini kaybetti ve gizlenmeye imkan verilmeyecek hale getirildi.

Son zamanlarda Dicle nehrinin bu tarafındaki gecekondular yıkılmış, mesire alanları haline getirilmiş. Radikal kararlarla bu gecekonduların yerine yeşil alan yapılıyor. Surların yeniden onarılması, Kırklar Dağın’da adeta talan edilircesine arsaya el koyup, beton yığınına boğulması engellenmiş, yapılan devasa binalar yıkılmıştır… Her şerde bir hayır olabilir derken, bu kastediliyor olmalı.

Anzele suyu, Diyarbakır’ın bir başka güzelliklerinden.. Buna benzer iki önemli su kaynağı daha var. Garip bir durum aslında. Şehir yaklaşık 40 metre toprağın derinliğinde olan kayanın üzerine kurulmuş ve çevrede çok yüksek dağ olmamasına rağmen şehrin tam ortasında binlerce yıldır yaz-kış azalmadan akan gür sular var..

Evliya Çelebi’nin Seyahatname’sinde Anzele suyunun Balıklıgöl olduğu ve ateşli, cüzzamlı hastaların bu suda yıkanıp şifa bulduğu yazıyor. Suyun içindeki balıkların şifa kaynağı olduğu, hummalı ve cüzamlı gibi yüzlerce hastanın bu suda yıkanıp sağlık bulduğunu ve tedavi edildiğini yazıyor. Diyarbakır’ın senelerce başka güçler tarafından alınamamasının en büyük sebeplerinden birisinin de Diyarbakır’ın kaynak sularının kendisine yetmesi olduğundan kuşku yok. Anzele suyunun içinde bundan 100, 200 sene önce de balıklar varmış.

Asıl adı Ayn-ı Zelal olan bu yere kısaca Anzele deniyor. Ayn kelimesinin anlamı Göz-Göze. Zelal ise berrak ve temiz demek. Aynı Zelal ise berrak kaynak anlamında kullanılıyor. 1950’lere kadar Anzele, şehrin üç önemli su kaynaklarından biriydi. Su, daha eski tarihlerde ise Diyarbakır’ın Mardinkapı semtinden dolanıp hayvan derilerinin işlendiği (Dabakhaneye) yerden geçiyordu.

Birkaç yıl önce On Gözle Küprü’nün hemen üst tarafında yer alan Kırklar Dağı denilen yerde devasa binaların yükselmesine, içimiz yanarak bakıyorduk.

Sit Alanı olmasına allem edip kulem edip, oraya devasa binalar dikmişlerdi. Bir benzeri Dicle Üniversitesinin en gözde değerli yerine konuçlanan villaların görüntüsünde gördüm. Para hırsı insana ne yaptırmıyor. Önce üniversitenin sandım. Hani yüzlerce öğrencisini yetiştiren, hayata hazırlayan değerli hocaların böylesine güzel yerlere layık olduğunu düşünüyordum. Yok dediler Galip Ensarioğlu’nun.. Üniversitesinin o gözde yerini nasıl aldı bilmiyorum. Ama şehirleri bu kadar betona boğmamak lazım diye düşünüyorum.

Yakup Aslan kırklardağı Diyarbakır

Kırklar Dağı’ndaki o beton yağmacılığının yerinde şimdi yeller esiyor. Kırklar Dağı sit alanı.. Altı yıl içerisinde o güzelim tepeyi betona boğmuşlardı. Kırklar dağı sevda hikayesiyle bilinir. Bu gidişimde arkeologlardan farklı bir şey duydum. Osmanlı zamanında şehrin ileri gelen kırk erdemli insanı, şehrin içindeki gizli tünellerden gece vakti bu tepeye geliyorlarmış ve şehrin sorunlarını konuşup istişare ettikten sonra çözümler öretiyorlarmış. Aklıma o dönemlerde saltanata Fermanlar imzalatmaya zorlayan Ayanlar geldi.

Şimdi bu Kırklar Dağı… Sürekli duyduğumuz acı bir hikayeyi de barındırıyor. Kırklar dağının eteklerinde bir ziyaret var.

Geçmiş dönemde çocuğu olmayan kadınların burayı ziyaret etmesinden sonra çocuklarının olduğuyla şöhret bulmuştu. O dönemlerde yaşayan zengin soylu Süryani bir aile vardı. Bu zengin ailenin çocuğu bir türlü olmuyormuş.

Bir gün bu aileyi seven birisi Dicle nehrinin kıyısında bulunan Kırklar Dağının eteklerinde kırklar isminde ziyaret bulunduğunu oraya inanarak gidip Tanrı’ya dua etmeleri durumunda çocuk sahibi olacaklarını söyledi. Süryani ailenin ilk başta hiç inançları yokmuş. Hatta bu öneriyi sunan kişiyi de azarlamışlardı. Müslüman birinin mezarından medet umarak mı çocukları olacaktı? Sonunda en azından içlerindeki arzuyu kırmak için de olsa bir umut aile Kırklar ziyaretine 40 gün boyunca her gün gittiler. Gözyaşları içinde gönülden dua ederek kurban kestiler. Bu ailenin duası kabul oldu ve kadın 40. günden sonra gebe kaldı. Süryani çift söz vermişti doğacak olan yavrularının her doğum gününde Kırklar ziyaretine getirecek ve kurban keseceklerdi. Süryani ailenin dünya tatlısı bir kız çocuğu oldu. Bu güzel ve tatlı küçük kızın ismini yakıcı, ateşli anlamına gelen Suzi (Suzan) koydular.

Bu zengin ailenin mahallesinde yoksul Müslüman bir ailenin oğlu olan Adil isminde genç vardı, mahallenin tüm erkekleri gibi o da Suzi’ye aşıktı. Suzi kimseyi beğenmiyordu ama birisi hep dikkatini çekiyordu. O kişi Adil’den başkası değildi.

Bunun için Suzi Adil’e yaklaşma kararı aldı. Adil ile konuştu. Bir kaç tatlı sohbetten sonra Adil’in çekingenliği de kalmamıştı. Çekingenlik duvarının yıkılmasıyla Adil Suzi’ye olan aşkını adeta haykırıyordu. Bu aşk iyi güzeldi ama büyük bir sorun vardı. Suzi Hristiyan adil ise Müslümandı.

Suzi’nin bir dediği iki olmazdı ama bu isteği Süryani aile için kabul edilmesi imkansızdı. Nitekim kabul edilmedi. Adil’in ailesi de Suzi’yi istemedi.

Bir gün sabah saatlerinde Suzi evden gizlice çıkarak Diyarbakır On Gözlü Köprüye geldi. O zamanlarda Dicle’nin suyu gür ve azgındı.

Adil ise Suzi’yi uzaktan görmüştü, Suzi Köprüde öylece suya bakıyordu. Adil, “Suzi” diyerek bağırmaya başladı. Adil korkuyordu çünkü Suzi iyi değildi son buluşmadan beri… Adil deli gibi koşuyordu sevdiğinin yanına.. Suzi son bir bakış atarak sevdiği Adile, kendisini Dicle nehrinin soğuk ve azgın sularına bıraktı. Adil şok olmuştu. Sevdiği Dicle nehrinin derin sularına düşmüştü. O yüzme bilmezdi oysa ki… Adil bir nehire bakıyor birde cansız yatan sevdiğine…. “Adil ziyaret çarptı bizi” diye haykırıyordu. Hem ağlıyor hem de sevdiğinin kum dolan saçlarını temizliyordu. Adil akli dengesini kaybetti o acı ölümden sonra…. Divane oldu On Gözlü Köprünün orda yatıp kalkmaya başladı. Kimseyle konuşmadı ve tek şey söylüyordu. Ziyaret çarptı bizi. Bu acı olay yıllarca dilden dile aktarıldı.

On Gözlü Dicle Köprüsü. Silvan Köprüsü olarak da geçer. Bunun yerinde antik çağdan kalma bir köprü olduğu, birkaç defa yıkılmasının ardından 1065 tarihinde onun yerine Mervanilerin bu köprüyü yaptığı söyleniyor. Köprünün güney cephesinde, kemerlerle korkuluk arasında yer alan iki satırlık çiçekli kûfî kitabeden, Mervaniler döneminden Nizâmüddevle Nasr zamanında Kadı Ebü’l-Hasan Abdülvâhid tarafından 457 (1064-65) yılında Ubeyd adlı bir mimara yaptırıldığı anlaşılmaktadır. Ancak araştırmacılar bu kitabenin onarım kitabesi olduğu görüşünde birleşmekte ve eserin çok daha eski bir tarihte yapıldığını kabul etmektedirler. Bunlardan C. Niebuhr, Voyages en Arabie et en d’autres pays circonvoisins adlı eserinde köprünün 1065 öncesinde mevcut olduğunu öne sürerken M. van Berchem ile J. Strzygowski, Amida adlı eserlerinde ve A. Gabriel ise Voyages adlı eserinde İslam öncesi eseri olduğunu, taşkın sonucu yıkılması üzerine 124’te (742) Halife Hişâm bin Abdülmelik (724-743) tarafından onarımına başlandığını fakat halifenin ölümü üzerine inşaatın yarım kaldığını ileri sürmektedirler.

Tarihi Deliller Hanı/Kervansaray. Diyarbakır’da önemli kervansaraylar arasında olan tarihi han 1527 yılında dönemin Diyarbakır Valisi Hüsrev Paşa tarafından arkasındaki cami ve medrese ile birlikte inşa edildiği söyleniyor. Han avlulu, iki katlı olarak inşa edilmiştir. Allah’ın 99 dokuz ismine binaen 99 odası olduğu taş duvarların yazın serin ve kışın da sıcak olacak şekilde inşa edildiği söyleniyor. Kervansaraylar, kervanların ticaret yolları üzerinde kurulan konak yeridir. Kervansaraylar ilk defa milattan önce 5. yüzyılın başlarında doğru Ahameniş İmparatorluğu tarafından yaptırılmıştır. Önceleri askeri savunma için düşünülmüş, zamanla artan ticaret ve dini ihtiyaçları karşılaması için genişletilmiştir. Selçuklu devrinde ticari yol ağı üzerinde kervanların akşamları güvenli bir şekilde konaklamaları ve ihtiyaçlarını görmeleri için sultan hanı da denilen kervansaraylar yapılmıştır. Büyük ticaret yolları üzerinde kurulmuş olan Selçuklu kervansaraylarının aralarındaki uzaklıklar, deve yürüyüşü ile günde dokuz saat, yani 40 kilometre esas tutularak saptanmıştır.


Çevrelerindeki yüksek duvarlarla korunan ve barış zamanlarında pazaryeri olarak da iş gören bu kervansaraylar savaşta kale olarak da kullanılırdı. Selçuklu kervansarayları üç genel tipe uygun olarak yapılmışlardır. Bunlar, yazlık denilen avlulu, kışlık denilen kapalı ve her iki türün birleştirilmesinden oluşan karma tiplerdir. Osmanlı İmparatorluğu döneminde şehirlerdeki hanlar ticaret ve konaklamak için yapılmış gelir getirici vakıf yapılarıdır.

Tarihi kentin önemli mekanlarından biri Diyarbakır Ulu camiidir… Diyarbakır fethinde camiye dönüştürülen tek kilisedir. Bizanslardan alındıktan sonra kılıç hakkı için camii yapıldığı, diğer mabetlere dokunulmadığı söyleniyor.. Restore edilen yerler yer yer sırıtsa da sütunların üzerindeki her motifin diğerlerinden farklı olması, duvarların düz, zeminin ise delikli siyah bazalt taştan yapılmış ayrı bir mühendislik şaheseri. Sulandığı zaman klima görevini görüyormuş…

Birçok Han ve otantik çarşıya ilave olarak Sülüklü Han da önemli bir mekandır. Kürtçe: Xana Zîro ya da Xana Qazanciyan denilen bu han Diyarbakır Sur’da yer alan tarihî bir handır. 1683’te Hanilioğlu Mahmut Çelebi ve onun kız kardeşi Atike Hatun tarafından inşa edilen han, siyah bazalt taştan yapılmıştır. Burada öğrendim, delikli siyah lav taşları zemine, düz taşlar da duvara döşeniyormuş. Delikli taşlara sabahları ve akşam üzerleri su döküldüğünde adete bir klima görevini görüyormuş. Duvara döşenen bazalt taşları da ustalar tarafından genellikle harç kullanılmadan kilit yöntemiyle döşeniyormuş. Sülüklü Han, adını avludaki kuyunun içinden tedavi amaçlı çıkarılan sülüklerden almış. Zamanında üç katlı ve her katında on sekiz odanın olduğu bir yapı olan hanın zemin katı ahır olarak kullanılmıştır fakat han, günümüzde tek katlıdır. Üst katların dinlenme odası, alt katların ise ahır olarak kullanıldığı Sülüklü Han, Kurtuluş Savaşı sırasında süvari birliklerin karargâhı olarak kullanılmıştır. Günümüzde restore edilerek kafeterya olarak işletilmektedir.

Tarih kokan bir mekanlardan biri, Sülüklü Han’dır. Eski Diyarbakır yani çatışmalarda büyük bir kısmı yıkılan Sur içi tarihi güzelliklerle dolu bir ilçe. Daracık sokaklarında dolaşmak bile ayrı bir tat veriyor. Sülüklü Han, 2010 yılı itibariyle restore edilip ziyaretçilerin hizmetine girmiş. Hanın altında eskiden gizli bir geçidin olduğu söylenir. Bu geçidin İçkale’deki cezaevine çıktığı ve zamanında üç idam mahkumunun bu geçidi kullanarak kaçmayı başardığı ve bu olaydan sonra geçidin dönemin yetkilileri tarafından kapatıldığı söylenmekte. Bunu duyduğumda, Osmanlı döneminde şehrin altındaki gizli geçitlerden geçip, gece vakti Kırklar Dağında toplanıp, sorunlara çözüm üretmeye çalışan kentin ileri gelen kırk ayanı geldi aklıma.

Sülüklü Han Balıkçılarbaşı’nda Yoğurt Pazarı’na girdikten sağdaki ilk sokakta, kendisi kadar eski olan demircilerle adeta kader birliği etmiş bir Han. Teknolojiye direnen demirci ustalarının komşuluk ettiği Sülüklü Han, yeniden uyanmanın tadını konuklarıyla birlikte çıkarıyor. Sülüklü Han’ın girişinde 5 dil ve lehçede (Süryanice, Ermenice, Zazaca, Kırmançe ve Türkçe) kısa tarihi yazılı.



Happy
Happy
0 %
Sad
Sad
0 %
Excited
Excited
0 %
Sleepy
Sleepy
0 %
Angry
Angry
0 %
Surprise
Surprise
0 %

Average Rating

5 Star
0%
4 Star
0%
3 Star
0%
2 Star
0%
1 Star
0%

Yorumunuz için teşekkür ediyoruz en kısa zamanda size cevap verilecektir selamlar .

%d blogcu bunu beğendi: