Recep Maraşlı Yazdı: BARDAĞIN ÖBÜR TARAFI…

Read Time:3 Minute, 43 Second

Tamam…
Bir de bardağın dolu mu boş mu, neyse diğer yanına bakalım.

18 yıldır iktidarda olmasına rağmen Türkiye’deki İslamcı iktidar, siyasal tabanını % 40’ların üzerine çıkaramıyor, o da asıl ekseni şovenist Türk milliyetçiliği olan Türk-İslam sentezcilerinin koltuk değneği olmasına rağmen.

Erdoğan rejimi kendi siyasal tabanını sıkı tutmak, koalisyon ortaklarını (Ergenekon uzantıları, derin devlet mahfilleri dahil) memnun etmek için ne kadar sertleşirse karşısındaki blokları da aynı ölçüde sertleştirmiş oluyor.

Karşısında toplumun % 55’den fazlasını oluşturan bir siyasal taban var. Ve tabii ki bu, siyasal olarak bir araya gelmeleri düşünülemeyecek kadar keskin ayrımları olan irili ufaklı bir çok katmandan, toplumsal kesimden oluşuyor.

Zaten Erdoğan rejimi de özünde bu matematiğe dayanarak ayakta duruyor. Karşısındaki toplumsal muhalefetin tabanı çok daha geniş olmasına rağmen onların blok olarak hareket etme imkanlarının neredeyse imkansız olması…

Buna karşılık kendisinin toplumsal tabanını devletin olanaklarıyla, ekonomik rantlarla, sosyal statülerini merkeze çekmiş olmasıyla kendisine bağımlı tutmayı başarıyor. Ama bu, ayrı zamanda İKTİDAR BAĞIMLISI olmak gibi bir zaaf içeriyor.

Türkiye’de Siyasal İslamcılık özünde manevi ve düşünsel olarak iflas etti. Manevi değerler, inançlar ve felsefik düzlemle ilişkisi büyük ölçüde kalmadı. Başta ekonomik rantın önemli bir bölümünün artık kendilerine akması, iktidar olanaklarının daha önce hiç tatmadıkları biçimde önlerine açılmış olması gibi tamamen MADDİ bağımlılıklarla tanımlanıyorlar.

Örneğin Gülen Cemaatini tasfiye ederken kullanılan şiddet öyle bir toplumsal zulüm haline geldi ki; “Camiden adam topladınız; baş örtülü bacımın başını açtınız; dilinden dua düşmeyen imamı hapsettiniz!” diye “laik” iktidarların yarattığı mağduriyetler üzerinden taban toplamış olan İslamcı iktidar; İslami bir cemaat üzerine hiçbir laik iktidarın cesaret edemeyeceği bir acımasızlıkla yüklenebiliyor. Bu da ortaya atılan sembollerin aslında sadece PROPOGANDA KULLANIM DEĞERİ olabileceğini, gerçekte bir şey ifade etmediğini ispatladı.

Keza “İslami duyarlılığı” olduğunu var sayacağımız AKP tabanı da, din kardeşlerine karşı uygulanan bu zulümlere gıkını bile çıkarmıyor. Tüm bunlar Siyasal İslam balonunun söndüğünü gösteren örnekler.

Uygulanan konsolidasyon ne ekonomik, ne idari ve hukuki, ne de siyasi olarak sürdürülebilir değil. Bu bağımlılığı satın alabilmek için her geçen gün daha büyük bir fiyat ödemek zorunda kalıyorlar.

Tüm paylaştırmalara rağmen ekonomi çöküyor, avantajlardan yararlanan kesim bile standartlarının erimeye başladığını görüyor. Dışarıdan hortumlanacak kaynaklar tükenince; içeride kaynakları paylaşma kavgası çıkıyor. Kendi kendini yemeye başladığında ilk elde ekonomik rant ve iktidar nimetleriyle iktidarı destekleyenlerin hızla kendilerinden uzaklaşacakları açık.

Siyasi ve ekonomik olarak iktidarın Dış itibar ve kredibilitesi askeri cunta dönemlerinin bile altında, tam bir fecaat. Bu tecrit ağır ama uzun vadeli etkiler yapacak niteliktedir. Rejim şu anda Türkiye’nin jeopolitiğini satarak, iktidarının bozulmasının yaratacağı kaosunun Avrupa ve ABD’ye daha büyük felaket demek olacağı şantaj ve tehdidiyle İDARE EDİYOR.

Bunun nedeni de Erdoğan rejiminin gitmesi durumunda durumu sosyal ve siyasal olarak kontrol edebilecek bir iktidar alternatifinin bulunmaması.

Bunun için de Erdoğan ve koalisyon ortaklarının tüm çabası egemen olamadıkları sosyal katmanların bir araya gelmelerini, bir demokrasi zemini oluşturmalarını var güçleriyle engellemeye, sabote etmeye çalışmaktan ibaret.

Bunda başarılı olmaları için ellerinde güçlü veriler var bu da en başta şöven TÜRK MİLLİYETÇİLİĞİ’dir. Örneğin İslamcı iktidar kendi özgün islami ajandasıyla ancak % 35 siyasal destek sağlayabilirken; “MİLLİ” mesele dedikleri yayılmacı, saldırgan politikalara, “ANTİ-KÜRT”,”ANTİ-ERMENİ”, “ANTİ-YUNAN” atraksiyonlara % 80’lere varan toplumsal bir destek bulabiliyorlar.

Örneğin Ayasofya’nın cami haline getirilmesi İslamcıların hayallerini süsleyen bir hedefti. Fakat bu girişim AKP’nin siyasal tabanında harhangi bir genişlemeye neden olmadı. Çünkü bu iktidar Ayasofya’yı müze olmaktan çıkardığında cami değil de Kilise bile yapsa, “mademki iktidar bizde onun Kilise imajını satıp para kazanalım, iktidar meşruiyetimizin diyeti olsun” diye düşünecek bir tabanı var artık…

Ama bunun yerine milliyetçi atraksiyonlar hem daha çok toplumsal destek sağlıyor, hem de Kürt ulusal demokratik ve sol-demokrat muhalefeti ayrıştırmış oluyor.

Bir diğer önemli ayrıntı da MHP’nin Erdoğan iktidarına payanda olmanın diyeti olarak Kürt hareketiyle düşmanlığı dayatması gibi; İYİ parti de CHP’ye payanda olma karşılığında HDP ile bağlaşıklık kurmama, Kürt hareketiyla düşmanlık dayatmasıdır.

Bu iki parti, AKP ve CHP gibi iki kitle partisinin “anti-Kürt” politikalar izlemeleri koşuluyla ihtiyaç duydukları destekleri veriyorlar ve birbirleriyle düşman gibi gözükse de aslında aynı işi görüyorlar.

Bunun bir Osmanlı-Türk “DEVLET AKLI”nın ürünü rol paylaşımı olduğunu düşünmek için çok delil var…

Keza HDP’nin şeytanlaştırılma ve baskılandırma siyaseti, Kürt ulusal demokratik muhalefetini, Türkiye’nin demokratik, devrimci, sosyalist kesimlerini daha çok birbirine yaklaştırıp güçlendirse de; Türk-İslam ve Kemalist sentezden oluşan % 70’lik bir taban bunu onaylıyor. Belki sadece %10’luk bir kesim HDP ve Kürt siyasetinin bir bileşen olarak varlığının kabul eder ve önemli bulur…

Eğer böyle ise bu bile önemli tabii…

Türkiye’deki politik dinamiklere baktığımda bardağın diğer tarafında bunları görüyorum.

Bu tablodan bir çıkış yolu bulmak mümkün ve gerekli,

Kürt ulusal demokratik hareketinin kendi hedefleri ve dinamikleri ise AYRI bir analiz ve tartışma konusu.

Happy
Happy
0 %
Sad
Sad
0 %
Excited
Excited
0 %
Sleepy
Sleepy
0 %
Angry
Angry
0 %
Surprise
Surprise
0 %

Average Rating

5 Star
0%
4 Star
0%
3 Star
0%
2 Star
0%
1 Star
0%

Yorumunuz için teşekkür ediyoruz en kısa zamanda size cevap verilecektir selamlar .

%d blogcu bunu beğendi: