Mazhar Özsaruhan Yazdı: HDP Fobisi*

Read Time:30 Minute, 40 Second

Mazhar Özsaruhan Yazdı: HDP Fobisi*

“…………………………………..

Zorbalığın olduğu yerde
her şey zincirin bir halkası,
veba gibi dört yandan sarar seni,
olursun sen de zorbalığın ta kendisi.”
Gyula Illyés


Mazhar Özsaruhan

Ünlü Macar şair Gyula Illyés’in bu anlamlı dizelerinde yerini bulan zorbalık, ‘bazı istisnalar’ dışında tarihin hiçbir döneminde böyle bir rejim, “muhaliftir” diye her türlü ayrıştırma ve kötülük insanlara, kurumlara, siyasi partilere, işçi örgütlerine ve kadınlara Türkiye’de yapıldığı gibi yapılmamıştır. CIA’nın “bizim çocuklar” dediği Kenan Evren ve ekibi dönemini bile aratır hale gelmiştir günümüz uygulamaları. Hitler, Mussolini, Franco vb. dönemini aratmayan bu uygulamaların ne yazık ki bir başka versiyonunu yaşıyoruz. Popülizmin tüm versiyonlarını kullanarak bir anda demokrasi havarisi kesilebiliyor otoriter liderler. Şili’de bir zamanlar Pinochet bile benzer popülist söylemlerini inkâra yönelik pratiklere başvurmamıştır kendi ülkesinde… Türkiye’ye özgü popülist söylemlerle dün söylediğini bugün inkâr edebilen sorumsuz ve ciddiyetsiz, burjuvaziye hizmette bile ayırımcılık yapan bir yönetim daha görmedik. Buna karşılık hiçbir ülkede bizde gösterildiği gibi direnç de gösterilmedi. Siyasi ahlakın yozlaştığı herhangi bir dönemde böylesine “hınç politikaları” görülmemiştir. Faşizm özlemi içindeki iki siyasi partinin iktidarı bölüştüğü bugünler, Milliyetçi Cephe hükümetlerinin uygulamalarını bile aratıyor adeta…
Zorbalığın kaynağı olan Kürt korkusunun fobi haline geldiği ve HDP üzerinde odaklanan pratiklerin geldiği merhaleyi kısa ve öz olarak anlatmaya çalışacağız.

Fobinin ne olduğunu daha önce açıklamıştık. Unutanlar için bir kez daha tekrarlayalım. “Bir şeye karşı duyulan korkunun, kişiyi olumsuz yönde etkilemesidir,” demiştik. Yunancadan gelen kelimenin anlamı mitolojide “korku tanrısı”dır. Örneğin, mezarlık korkusu, hayvan korkusu, kan korkusu, uçak korkusu, yükseklik korkusu, karanlık korkusu vb. uzar gider. Korkunun bir ileri aşaması fobidir. Korkunun yoğun bir hal alması, kişinin tedavi edilmemesi durumudur. Yine demiştik ki, geceleri yürüdüğümüzde yolumuz mezarlıktan geçerse veya karanlıkta kalırsak, korkudan ıslık çalarız. Bazılarımızda mezarlık korkusu fobiye dönüşebilir. Kaçmak, ıslık çalmak vb. davranışlar, korkunun dışavurumudur. Fobiyi yenmenin en önemli yöntemi, onun üzerine yürümektir. Uzmanların bu konudaki görüşleri korkuya alışmak, diğer bir deyişle korktuğu durumla doğrudan karşılaştırılmanın esas alınmasıdır. Yani yüzleşmektir.
Ulus devlet sürecinden bu yana İttihat ve Terakki Partisi/Cemiyeti’nden kalma Kürt ve diğer etnisiteye karşı duyulan nefret ve tahammülsüzlük, adeta fobiye dönüşmüş, ülkeyi yöneten seçkin ırkçı kadroların amacı bu nefreti, azınlıkları asimile ederek, katlederek veya tehcir türü yöntemlerle yok ederek, saf Türk ırkını hâkim kılmaktı. Cumhuriyet’in kuruluşundan günümüze ülkeyi hep İttihat ve Terakki zihniyeti yönetmiştir. Dün yönetiyordu, bugün de aynı kadroları işbaşında görüyoruz. Kuruluşundan bu yana İttihat ve Terakki’nin mirasını devralan CHP, gerek tek parti yönetiminde olsun, gerek çoklu sistemde, Kürtlere karşı duyduğu nefreti kusmakta tereddüt etmemiştir. Sonrasında gelen diğer siyasi partiler, aynı işlevi gütmüşlerdir. Günümüzde AKP, MHP, CHP, vb. irili ufaklı partiler bu nefreti her seferinde dışa vurabiliyorlar. Hani insanın aklına şu soru gelmiyor değil; acaba iktidara gelen tüm siyasi partileri gizli bir el yönetiyor mu diye…

HDP’nin dünü

• 7 Haziran 1990 Fehmi Işıklar’ın liderliğinde Halkın Emek Partisi (HEP) kuruldu. Partinin ideolojisi, sosyal demokrat ve liberal sol, federalizm. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın açtığı dava üzerine 14 Temmuz 1993 tarihinde Anayasa Mahkemesi’nce oybirliği ile HEP kapatıldı, Fehmi Işıklar’ın milletvekilliği düşürüldü. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), HEP yöneticilerinin şikâyeti üzerine, Türkiye’nin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (AİHS), örgütlenme hakkı olan 11. Maddesini ihlal ettiğine karar verdi.
• 19 Ekim 1992 tarihinde Mevlüt İlik kuruculuğunda, Özgürlük ve Demokrasi Partisi (ÖZDEP) kuruldu. 29 Kasım 1993 tarihinde Anayasa Mahkemesi tarafından bölücülük yaptığı gerekçesiyle kapatıldı.

• 21 Haziran 1991 tarihinde Leyla Zana başkanlığında Demokrasi Partisi (DEP) kuruldu. 16 Mayıs 1994 tarihinde Anayasa Mahkemesi tarafından kapatıldı. Kapatma kararından önce milletvekilleri Halkın Demokrasi Partisi’ne (HADEP) katıldı. AİHM, DEP yöneticilerinin başvurusu üzerine Türkiye’yi suçlu buldu.

• 11 Mayıs 1994 tarihinde Hatip Dicle başkanlığında Halkın Demokrasi Partisi (HADEP) kuruldu.
13 Mart 2013 tarihinde Anayasa Mahkemesi, HADEP hakkında, “PKK’ya yardım ve yataklık ettiği” gerekçesiyle Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 68 ve 69’uncu maddeleri gerekçesiyle, 13 Mart 2003 tarihinde kapatma kararı aldı. Genel Başkanı Murat Bozlak dâhil 46 HADEP’liye beş yıl siyasetten men cezası verildi. AİHM, 14 Aralık 2010 tarihindeki kararında HADEP’in kapatılmasına yönelik “demokratik toplumda gereksiz bir uygulama” dedi. AİHM yine Türkiye’nin AİHS’nin örgütlenme özgürlüğü ile ilgili hükmü ihlal ettiğine karar vererek Türkiye’yi mahkûm etti.

• 1997 tarihinde ayrıca Demokratik Halk Partisi (DEHAP) kurulmuştu, Mehmet Abbasoğlu tarafından. 2002 seçimlerinde % 6,21 oy almış, ancak mecliste sandalye kazanamamıştı. 2005 yılında DTP’nin kurulması sürecinde kendisini feshetmişti.
• 9 Kasım 2005 tarihinde Ahmet Türk liderliğinde Demokratik Toplum Partisi (DTP) kuruldu. 11 Aralık 2009 tarihinde Anayasa Mahkemesi de 11 Aralık’ta 2009 tarihinde DTP’nin terör örgütü ile bağlantıları olduğu gerekçesiyle kapatılmasına hükmetti. Aralarında DTP Eş Genel Başkanları Ahmet Türk ile Aysel Tuğluk’un milletvekilliği düşürüldü. AİHM, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin örgütlenme özgürlüğünü düzenleyen 11. maddesi ile serbest seçim hakkını düzenleyen 3/1. maddesini ihlal ettiğine hükmetti. AİHM kararında DTP’yi, “Kürt sorununun barışçıl çözümünde temel siyasi taraf” olarak tanımladı. AİHM DTP’nin bu özelliğinin, örgütlenme özgürlüğü hakkının engellemesini haklı göstermeyeceğini ifade etti. Ayrıca yöneticilerine tazminat ödenmesine hükmetti.

• Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin örgütlenme özgürlüğünü düzenleyen 11. maddesi ile serbest seçim hakkını düzenleyen 3/1. maddesini ihlal ettiğine hükmetti. AİHM kararında DTP’yi, “Kürt meselesinin barışçıl çözümünde temel siyasi taraf” olarak tanımladı. AİHM DTP’nin bu özelliğinin, örgütlenme özgürlüğü hakkının engellemesini haklı göstermeyeceğini ifade etti.

• Ancak bu partinin ardılı Barış ve Demokrasi Partisi (BDP), Musa Azgit tarafından kurulmuştu. BDP, 11 Temmuz 2014 tarihinde isim değişliğine giderek kapandı.
• 11 Temmuz 2014 tarihinde Salihe Aydeniz ve Keskin Bayındır’ın eş başkanlığını taptıkları Demokratik Bölgeler Partisi (DBP) kuruldu.
• 15 Ekim 2012 tarihinde Halkların Demokratik Partisi kuruldu. Eş genel başkanlığına Sebahat Tuncel ve Ertuğrul Kürkçü getirildi. İkinci Genel Kurul’da Hakkâri Milletvekili Selahattin Demirtaş ile Van Milletvekili Figen Yüksekdağ seçildi. Bugün eş başkanlık görevlerini Mithat Sancar ile Pervin Buldan yürütüyor.

Yukarıda belirtildiği gibi, Anayasa Mahkemesi’nce kapatılan HEP, DEP, HADEP ve DTP, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde (AİHM), Türkiye’yi mahkûm etmişti. HDP’nin kapatılmak üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı tarafından Anayasa Mahkemesi’ne dava açması, hem de AİHM kararını çarpıtarak Batasuna kararını örnek göstererek! Bu “çokbilmiş” İmam hatipli savcı aldığı direktifi uygulamakla, soruna çözüm getirmeyeceği gibi, ülke sorunlarının daha da büyümesine sebep olacaktır. Cumhur İttifakı’nın HDP’yi kapattırmak için önce Ömer Faruk Gergerlioğlu’ndan kurtulması gerekiyordu. Gergerlioğlu, iktidarın tüm gayrimeşru ve hukuksuz uygulamalarını hiç kimseden çekinmeden ortaya atabiliyordu. Çıplak aramalardan tutun da gözaltına alınanlara uygulanan işkencelere varıncaya kadar bu ittifakı rahatsız edecek tüm hukuksuzlukları belgeleyerek ortaya koymuştu… Onun bu ısrarlı insan hakları mücadelesi sebebiyle siyasal İslam’ın ve radikal milliyetçi ittifakın ortaklarını çileden çıkarıyordu. Cumhur İttifakı’nın Gergerlioğlu’ndan kurtuluşu ve HDP’nin kapatılması için kontrol edemediği öfkesi ve hırsı hem kendilerinin hem de partilerinin sonunu getirebilir.

HDP İzmit Milletvekili Ömer Faruk gergerlioğlu

Bilindiği gibi Türkiye’de küresel alanda diğer sömürge ve yarı sömürge ülkeler gibi askeri darbeler, oligarşi türü yönetim biçimleri eksik olmamıştır. Günümüzde tek adam rejiminin dayanağı olan otoriterizm, gittikçe faşizme doğru evrilmektedir. 15 Temmuz 2016 tarihli tartışmalı askeri darbe girişimi sonrasında yakınlaşan iki parti siyasal İslam’ın radikal temsilcisi AKP ile derin devletin ve Kontrgerillanın temsilcisi, faşist bir yapılanma olan MHP’yi adeta birleştirdi. AKP ve MHP’nin asgari müştereklerde birleştiği nokta, milliyetçilik, muhafazakârlık, Yeni Osmanlıcılık, sağ popülizm, Türk-İslam sentezi, otoriterizm, batı şüpheciliği, İslami demokrasi vb… Her iki parti de aşırı sağcı. Yani sağın iki uç partisi. Biri siyasal İslamcı, diğeri ırkçı, kafatasçı milliyetçi. İkisi de dört elle sarılmışlar koalisyona, iktidarda kalma pahasına… Dinci ve ırkçı seçmenin öfkesini dindirmek pahasına… Yazıklar olsun! Muhalefet ittifakının tabanının önemli bir kesimi de iktidardaki ittifaktan farklı düşünmüyor.

Tabanı sınırlı olan BBP, Vatan Partisi ile Kürt-İslam hareketinin temsilcisi görevine soyunan HÜDA-PAR sonradan bu ittifakın destekçisi oldular. MHP’nin başına geçmek isteyen Meral Akşener, AKP’den destek alan MHP tarafından engellendi.

MHP’de liderlik hayalleri suya düşünce parti içindeki küskünlerle birlikte de İYİ Parti’yi kurdu. İyi Parti her ne kadar merkez sağın temsilcisi olduğunu iddia etse de MHP ile aynı ideolojinin temsilcisi ve Kürtlere, Kürtlerin siyasi temsilcisi HDP’ye bakışı aynı… Aslında muhafazakârlık AKP, MHP ve CHP tarafından bölüşülmüştür. Hepsi Türk milliyetçisi, muhafazakâr ve ırkçı görüşe sahiptirler. Hiç biri milliyetçilik konusunda diğerinden geri adım atmıyor. İYİ parti milliyetçilikten ödün vermeyen ve Kürt sorununda oldukça hassas olan, MHP gibi Kürtler konusunda aynı görüşü benimseyen siyasi bir çizgiye sahiptir. Diğer bir deyişle ideolojide MHP’nin kardeşidir.
Bu siyasi partilerin tabanına bakıldığı zaman hepsi aynı. Mevcut düzen partilerin tabanları dindarlardan, muhafazakâr, milliyetçi, laik, Kemalist, liberallerden oluşmaktadır. Bunların arasına laik ve sosyalistler de yer alıyor, ama çok, ama az… Örneğin CHP’nin içinde sol milliyetçi denen ulusalcılar, laikler, Kemalistler ve sosyal demokrat geçinenler diğer partilere nazaran daha fazladır. AKP tabanının büyük kısmını cemaat, tarikat ve muhafazakârlardan alır, MHP ve İYİ Parti’nin hitap ettiği kesim milliyetçi ve muhafazakârlardır. Diğer sol düzen partileri içinde sosyalistler ağırlıktadır. HDP’nin tabanı da muhafazakâr Kürt seçmeni, adları sol ile anılan bazı siyasi parti tabanları seçimlerde destek oluşturuyor. Kendilerini Kürt sosyalistleri diye tanıtan kesim de bu parti içindedir. Kürt diyarında HDP’nin tabanının büyük çoğunluğunu (% 62) Kürt seçmeni oluşturuyor; bu rakama farklı etnisite grupları dâhildir. Kürt seçmenlerin sayısı 10 milyon civarındadır. Seçmenlerin yaklaşık 6 milyondan fazlası HDP’ye oy vermiştir. 2,5 – 3 milyonu AKP’ye, geriye kalanlar da ya oy kullanmamış, ya da diğer partilere vermiştir. HDP’nin aldığı oyların küçük bir kısmı (%62 dışında) da sol parti tabanlarından gelmiştir. Bununla ilgili kesin istatistiklere ulaşamadık. Seçmen sayılarının oy dağılımlarına baktığımızda verilen bu rakamlar kabacadır.

HDP ile AKP seçmeni arasındaki fark, dindarlığa göre değil, etnik kökene ve Kürt kimliğini ve kimlik taleplerini sahiplenme durumuna göre belirleniyor. Kürtler daha çok HDP’ye eğilimlidir. Türk ve Arap kökenli yurttaşlar daha çok AKP’yi destekliyor. Zazaların eğilimi ise eşitten biraz fazlası AKP’ye yöneliktir. 2007, 2011, 2015, 2018 seçimlerinde bunu gördük. Kürt illerinde genç nüfus ile eğitim düzeyi yüksek olanların yöneldiği parti HDP’dir. Ancak muhafazakârların büyük çoğunluğu, yaşlılar, tarikat ve cemaat şeyhleri Kürtler, AKP’nin tabanını oluşturuyor. Bölgede görev yapan askerler, polis ve korucuların daha çok MHP eğilimli oldukları genel arama ve taramalarda, köylerde yapılan baskınlarda ve operasyonlarda kendisini gösteriyor. Bölge ile ilgili ekonomik, sosyal yapı ile tarikatlar konusu bir başka makale konusudur.

MHP’nin Kürtlere bakışı

Kürtlere bakışı MHP ile aynı olan diğer siyasi parti de İYİ Parti’dir. Bahçeli nereye bakıyorsa, Akşener aynı yöne bakıyor, görüyor ve onaylıyor. İdeolojik kardeştirler. 1990’ların birinci ve ikinci yarısında faili meçhullerde öldürülen Kürtlerin kanında eli vardır. Her ne kadar “bizler Türk milliyetçisiyiz” deseler de, sonuç itibariyle milliyetçilik başlı başına bir şey ifade etmiyor. Ancak ırkçılık formuyla birleştiği zaman tehlike arz ediyor. Her iki liderin siyasi karakterinde milliyetçilik formu ile ırkçılık formu birleşmiştir. Gidişat tehlike arz ediyor. Sorun PKK sorunu değil. Bu kadar modern silahlarla, bunca orduya ve polise rağmen PKK ile başa çıkılmıyorsa, bunu bahane gösteremezler. Asıl amaç HDP’nin toplumsal gücünü, sistem içi güç dengelerini değiştirmek amacıyla kırmaktır. MHP, aşağıda belirtildiği gibi bir siyasi parti olmaktan çok, bir suç örgütüne evrilmek üzeredir. MHP’nin paramiliter gücü olan Ülkü Ocakları, Avrupa’nın bazı ülkelerinde faaliyetleri yasaklanmış ve kapatılmıştır.

1970’lerde olduğu gibi MHP, siyasi bir parti olmanın dışında bir suç örgütüne dönüşmek üzeredir. Bazı yazarlar tarafından MHP liderinin derin devletin bir temsilcisi gibi davrandığını, dün küfrettiği, hakaret ettiği AKP lideriyle bugün sarmaş dolaş olduğu, yine aynı şekilde Bahçeli’nin hakaret ve küfürlerine maruz kalanların kısa süre içinde saldırıya uğradığı yazılıyor. Devlet Bahçeli’nin sürekli öldürmek, yılanın başını ezmek, yok etmek, yıkmak, hain ilan etmek, düşmanlaştırmak türü söylemleri, yüz ifadesinin anlaşılmayacak şekilde kasılması, kendisini inandırması, bu konulara bilinçli bilinçsiz odaklanması sonucu sağa-sola tehditler savurması türü kabadayı rolüne savunması bir akademisyen olarak kendisine yakıştırılmıyor ve diyorlar ki derin devletin direktiflerine göre hareket ediyor. Bahçeli’yi yapıcı değil, yıkıcı yapan, iyilik değil, kötülüğü öncelikli seçen, şefkat değil, nefreti karakterine işleten sermaye devletinin derinliklerine inen karanlık odaklardır. Oya Baydar’ın dediği gibi Bahçeli’nin “ciddi bir kültürel birikimi, siyasi derinliği, çağdaş demokratik devlet anlayışı yok. Yarım yüzyıldan beri iktidarlar ve liderler değişse bile, Sünni, Türkçü, milliyetçi, asimilasyonist, militarist çizgisi değişmeyen, dış bağlantıları zamana ve duruma göre değişen derin devletin legal siyasetteki komiseri, sözcüsü, siyasi uygulayıcısıdır.” Bir zamanlar Ecevit’i nasıl bitirdiyse, Erdoğan’ı da aynı şekilde bitirebilir. Bugünkü ittifak, Erdoğan’ı kuşatma ittifakıdır. Erdoğan bunun farkındadır. AKP’nin çıkış yolu bulması gecikmiş değildir, deniliyor. Doğrusu bu görüş yabana atılır gibi değildir.

Bugün AKP, her yönüyle MHP’ye mahkûm gibi görünüyor. Dün Cumhurbaşkanı’na hakaret ve küfreden derin devlete mensup cellat, Alaettin Çakıcı için, MHP’nin ısrarı üzerine af çıkartıldı. MHP’nin bugün organize suç örgütleriyle bütünleşmiş ve siyasi parti olmaktan çıkmış olduğu izlenimini veriyor. MHP, gerek geçmiş dönem seçimlerinde barajın altında kalmış olsun, gerekse bugün % 10 barajını zorlayarak alsın, halkın desteklemediği bu parti hep iktidar olmuştur. Ecevit döneminde koalisyonun içinde yer alan, Ecevit’i erken seçime götürüp düşüren ve mecliste 367 oyla Abdullah Gül’ü Cumhurbaşkanı seçtiren, tek adam rejimine geçişi sağlayan ve bugün AKP siyasi iktidarına yön veren partinin MHP olduğu bilinen bir gerçektir.
Bahçeli ile birlikte yükselen burjuva ideolojisi olan milliyetçiliğin, ırkçılık formu ile birleştiği dönemlerde ülkücü gençler tarafından katledilen milletvekili, sendikacı, gazeteci, yazar, aydın, akademisyen, öğrenci katillerinin hiçbirinin tutuklanmadığı, ya da tutuklandıktan kısa bir süre sonra Avrupa’ya kaçırıldığı biliniyor. Maraş’ta, Sivas’ta, Gazi Mahallesi’nde, Çorum’da, Malatya’da Alevilere ait işyerlerinin tahrip edildiği, meskenlerinde yangın çıkartıldığı, insanların çocuk ve yaşlı ayırımı yapılmadan öldürüldüğü, kahvehanelerin tarandığı o karanlık döneme Türkiye’nin yavaş yavaş sürüklendiği izlenimi veriyor. Olayları çıkaran Özel Harp Dairesi ve Kontrgerilla, genelde ülkücü gençleri kullanmış, tutuklanıp, yargılandıkları sırada yine derin devlet tarafından Avrupa’ya kaçırılmışlardı. Bugün Avrupa’nın bazı ülkelerinde Ülkü Ocakları’nın kapatılması olayı da bu ocağın günümüzde bir organize suç örgütüne dönüşmüş olmasındandır. MHP liderinin gerek sosyal medyada ve gerekse verdiği demeçler ve meclis grubunda yaptığı konuşmalar kan kokuyor.

Bazı ülkücü gençlerin veya MHP’lilerin Suriye Savaşı’nda IŞİD komutanlığı görevini üstlendikleri, katliama katıldıkları iddia ediliyor. Örneğin, şaibeli bir trafik kazasında ölen Heysem Topalca’nın MHP’li olduğu biliniyor. Bu şahsın liderliği yaptığı IŞİD, 11 Mayıs 2013 tarihinde Hatay’ın Reyhanlı ilçesinde yaptığı bombalı saldırıda 52 insanımız katletmiş, 25’i ağır,146 insanımızı yaralamıştı. IŞİD’in hedefi Kürtler ve Suriye yönetimiydi. Saldırıyla ilgili 32 şüpheli gözaltına alınmış, 20’si tutuklanmıştı. Tüm şüphelilerin Türk vatandaşı olduğunu savcılık açıklanmıştı.

Yine aynı şekilde İzmir’de çek ve senet mafyacılığını yapan, tehdit ve silahlı soyguna adı karışan ülkücü Serkan Kurtuluş, Türkiye’den kaçırılmış, 12.06.2020 tarihli gazetelerin verdiği habere göre Buenos Aires’te lüks otelde kaldığı sırada Arjantin polisi tarafından yakalanmıştı.

Suriye’de Proxy denilen vekâlet savaşında yerel radikal güçlere önderlik edenlerin büyük çoğunluğunun ülkücü olduğu iddia edilmektedir. Gerek ÖSO’da ve gerekse düne kadar Türkiye, Katar ve İsrail tarafından desteklenen, parasal ve silah desteğini ABD’den alan IŞİD, Suriye’de Demokratik güçler ile ve Esad yönetimine karşı savaşmıştı. 3 Kasım 1996 tarihinde devlet, siyaset, mafya üçgeninin kesiştiği ve Abdullah Çatlı, Kemalettin Eröge, Hüseyin Kocadağ ve Mehmet Özbay’ın deşifre ettiği ancak üstü kapatılan devletin derinliklerinden gelen karanlık odakların, bugün nelere mal olduğunu gayet net okuyabiliyoruz.

HDP’nin kapatılmasına yönelik senaryolara gelince; MHP lideri Devlet Bahçeli, Yargıtay Başsavcılığı’na verdiği talimatla soruşturma sürecini başlatmıştır. Bu yetmiyormuş gibi bir de Anayasa Mahkemesi’ne talimat veriyor. Yani bir akademisyen olarak bildiği Anayasa kuralları, bizzat kendisi tarafından çiğneniyor. Anayasa Mahkemesi’ne hitaben “HDP’nin kapatılması dışında başka bir alternatif yok” diyebiliyor. “Hiç kimse yargıya talimat veremez” diyen Anayasa’nın açık hükmüne rağmen yargı üzerinde baskı kurabiliyor. AKP, buna sessiz kalıyor. Bahçeli’nin bu kanunsuz davranışı ve cesaretini acaba derin devletten mi alıyor, sorusu akla geliyor. HDP’nin kapatılması Bahçeli’nin aklının alamayacağı ciddi ve ülkeyi sarsacak sonuçları, istikrarsızlığı, Avrupa’dan dışlanmayı, iç ve dış politikalarda istenmeyen sonuçları beraberinde getirebilir. Bahçeli, bunun derdinde değil. Onun amacı Kürt nefretini HDP üzerinden kusmaktır. Bu hırs bununla da bitmiyor. Kobanê olayları bahane gösterilecek, Demirtaş mahkûm edilecek, sonra fezlekeler devreye girecek. Dokunulmazlıklar kaldırılırsa Türkiye genelinde HDP’ye yönelik operasyonlar başlatılacak, HDP-PKK ilişkisine gerekçe gösterilerek bu bahaneyle Kürt illerinde, çözüm sürecinin bittiği dönemde olduğu gibi taş üstünde taş bırakılmayacak. Amaç bu. Tıpkı Diyarbakır Sur’da, Cizre’de, Silvan’da, Yüksekova’da, Şırnak’ta, Batman’da, Hakkâri’de, Bitlis’te, Van’da ve diğer yerleşim birimlerinde gördüğümüz kanlı dönemler gibi. MHP, her ne kadar küçük ortak olsa bile, bugün devleti ve AKP’yi yönetebiliyor.
Derin devlet. Kim bu derin devlet? Bilindiği gibi İkinci Paylaşım Savaşı’nın sona ermesinin ardından başta ABD olmak üzere Batı Avrupa ülkelerinin bazıları Sovyetler Birliği’ni bir tehdit olarak görerek kendi aralarında ittifak kurdular. 4 Nisan 1949 tarihinde Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü’nü (North Atlantic Teaty Organization) yani kısaltılmış adıyla NATO’yu kurdular. Türkiye sermaye devleti, sosyalist rejimden korktuğu için bu emperyalist organizasyona 18 Şubat 1952 tarihinde dâhil oldu. CIA tarafından özel eğitim ile donatılmış NATO ülkelerinin gizli örgütleri emperyalizmin korkulu rüyası olan sosyalizme karşı her devlet gizli militarist güçler kurmaya başladı. Amaç ülke içindeki taraftarları, muhalifleri susturmak, kargaşa çıkarmak ve toplumsal kaos üzerinden baskı kurarak sindirmekti. Burjuva demokratik devrimini NATO üyelerine nazaran tamamlamamış Türkiye’de, dünyanın sömürge tipi ülkelerinde askeri darbeler eşliğinde şiddet, baskı ve sindirme politikalarını inşa etmekti. Bunda başarılı oldu da. Asya, Afrika, Ortadoğu ve Latin Amerika’da peş peşe faşist darbeler yaşattı.

Derin devletin İtalya’daki adı Gladio idi. Yunanistan’da B-8 ya da SheepSkin, Belçika’da SDRA-8, Hollanda’da NATO Command, Batı Almanya’da Gehlen Örgütü, Stay Behind ya da Sword, Avusturya’da Schwert, Fransa’da Rüzgâr Gülü, İspanya’da Anti-Terör Kurtarma Grubu (GAL), İngiltere’de Secret British Network ve Türkiye’de Özel Harp Dairesi…

6-7 Eylül 1955 tarihinde, yani Türkiye’nin NATO’ya katılmasının hemen ardından Seferberlik Tetkik Kurulu adında bir örgüt kurulmuş, İstanbul, Ankara, Trabzon ve diğer illerde Gayrimüslimlere ait işyerleri talan edilmiş, evlere girilerek katliamlar yapmış, ibadethaneler yakılmıştı. İstanbul’da Rum nüfusu bir anda % 80-85’lik bir oranda azalmış, Gayrimüslimler tehcire zorlanmış, büyük kısmı Yunanistan’a göç etmek zorunda bırakılmıştı. Bu örgüt 1965 yılında Özel Harp Dairesi adı altında faaliyetlerini yürütmüştür. Örgütün kuruluş amacı hayaldi. Şayet Sovyetler Birliği Türkiye’yi işgal ederse, Seferberlik Tetkik Kurulu, milisleri silahlandırarak gerilla direnişini örgütleyecekti. Oysa uygulama öyle değildi. Türkiye içinde kaos yaratmaktı. Bu örgüt giderek suç örgütüne dönüştü. Bugün Avrupa’nın tüm ülkeleri kendi Gladiolarıyla yüzleşti. Suça bulaşan elemanlarını tutuklattı. Ama Türkiye’de “tık yok” misali henüz o cesareti sağlayabilecek iradeye sahip bir siyasi yapı oluşmadı. Bu eli kanlı örgüt ile ilgili ayrıntılı bilgi verenlerin “casusluk ve devletin gizli sırlarını” deşifre ettiği gerekçesiyle tutuklandıklarını ve müebbet ceza ile yargılandıkları gelen haberler arasındadır. Zamanla bu örgütler, devleti yönetmeye başladı.

Cumhurbaşkanlarını, başbakanları, parti başkanı olacak isimleri vb. gelecekte ülke yönetimini temsil edecek kadrolara yön vermeye başladı. Aykırı faaliyette bulunanlara suikastlar düzenlediler. Örneğin Bülent Ecevit’e 3 kez başarısız suikast girişimi yapıldı, Turgut Özal’a da. Hatta Özal’ın zehirlenmesinde bu örgüt sorumlu tutuldu. Peş peşe askeri darbeler yaşattı, muhtıralar verdi. Özel Harp Dairesi içindeki yöneticiler, sağcı tetikçi gençleri eğitmeye ve ülkede kargaşalar yaratmaya başladı. Amaç belliydi. Çünkü CIA’ya hizmet ediyordu. Türkiye’de Genel Kurmay Başkanı Semih Sancar, 1974 yılında Başbakan Ecevit’ten ödenek isteyince, Ecevit’in ısrarlı sorusuna 1965 tarihinde bu örgütün kurulduğunu ve ABD’nin ödeneğini kestiğini açıklamıştı. Bir Başbakan’ın bilgisi dışında kurulan bu örgütle ilgili Ecevit’in hareket alanının daralması üzerine “karşımıza duvar çıktı” ifadesini kullanmıştı.
Ecevit, 1978-1979’daki başbakanlığı sırasında bir doğu gezisinde bir komutanın “Özel Harp Dairesi”nde çalıştığını öğrenince durumdan kuşkulanıp bilgi almak istemiş ve komutanla aralarında şöyle bir diyalog geçmiştir: “Farz-ı mahal, bu ilçedeki MHP Başkanı aynı zamanda Özel Harp Dairesi’nin sivil uzantısındaki gizli elemanlardan biri olamaz mı?”
“Evet, öyledir ama kendisi çok güvenilir vatansever bir arkadaşımızdır.” [1]
Sovyetler Birliği’nde gerek Krusçev’den gelen kapitalistleşme süreci sonunda ve dış emperyalist güçlerin müdahalesi ile sosyalist sistemden vazgeçildi ve Rusya başka bir emperyalist güce dönüştü. Bu çözülme sonrasında Türkiye hariç NATO üyesi diğer ülkelerde Gladio türü derin örgütler ve mensupları yargılanmaya başlandı, örgütler lağvedildi. Ancak Türkiye kendisi ile yüzleşme cesaretini bulamadı. Çünkü Avrupa’daki gibi burjuva demokrasisi ihdas edilmemişti. Yarı sömürge bir ülkeydi, emperyallerin istekleri doğrultusunda darbeler yapılacaktı. Özel Harp Dairesi, Kontrgerilla ve JİTEM türü devletin derinliklerine inen suç örgütleri ile yüzleşilemedi.
Türkiye’de Kanlı Pazar’ı, 12 Mart Muhtırası’nı, 12 Eylül Darbesi’ni, 28 Şubat sürecini yaşatan, Abdi İpekçi’den tutun da gazetecileri, siyasetçileri, sendikacıları, akademisyenleri, solcu görüşe sahip öğrencileri ve bazı illerde darbeleri çağrıştıracak katliamlar ile Kürt illerinde 17.500-20.000 faili meçhulle katledilen Kürtler, bu derin devletin içine çöreklenmiş çeteler aracılığıyla yapıldı. 17 Şubat 1993 tarihinde Jandarma Genel Komutanı Eşref Bitlis’in öldüğü uçak kazası suikastı henüz gün ışığına çıkarılamadı.
1970’li yıllarda işkence görenlerin çoğu, tahliyelerinin ardından kendilerine kontrgerilla diyen kişiler tarafından sorgulandıklarını, İstanbul’da Ziverbey Köşkü’nde işkence gördükleri zaman şu sözleri duyduklarını ifade etmişlerdi: “Genelkurmay’a bağlı Kontrgerilla teşkilatının elindesin. Burada Anayasa yok, -tanrı yok,- yalnızca biz varız. Sorduklarımıza doğru cevapları verirsen kurtulursun. Yoksa ölümlerden ölüm beğen. İstersek seni yok ederiz ve kimse de bizden hesap soramaz.” Yankı dergisinin 17 Ekim 1973 tarihli basımında ise, dönemin İstanbul Sıkıyönetim Komutanı Faik Türün; Kadıköy’deki Ziverbey Köşkü’nün bizzat kendisi tarafından Kontrgerilla örgütü için hazırlatıldığını beyan etmiştir. [2]
HDP solun neresinde
Düzen içinde düzene muhalif bir parti olarak HDP, anladığımız anlamda ‘sol parti’ değildir, sosyalist hiç değildir. Kendilerine demokratik sosyalist diyen yöneticiler yok değildir. HDP içinde yer alanların büyük çoğunluğu zaten kendilerini sosyalist olarak da görmüyorlar. HDP, mevcut düzende muhalif bir Kürt burjuva partisi görünümünü yansıtmakla birlikte Kürtlerin büyük çoğunluğunun desteğine dayanıyor. Oy tabanını bir yandan kendi partisinden diğer yandan Barış ve Demokrasi Partisi, Devrimci Sosyalist İşçi Partisi, Emek Partisi, Ezilenlerin Sosyalist Partisi, Sosyalist Demokrasi Partisi, Sosyalist Yeniden Kuruluş Partisi, Yeşiller ve Sol Gelecek partileri gibi mevcut parti tabanından alıyor. Ayrıca, LGBT dernekleri, sendikalar ile Alevi, Ermeni ve Pomakları temsil eden etnik girişimlerin dâhil olduğu Halkların Demokratik Kongresi’ni oluşturan yelpazeden alıyor. Bunların dışında HAK-PAR hariç, diğer Kürt siyasi hareketi içinde yer alan partiler: Azadi Hareketi, İnsan ve Özgürlük Partisi, Devrimci Demokrat Kürt Derneği (DDKD), Türkiye Kürdistan Demokrat Partisi (KDP-T) , Kürdistan Demokrat Partisi (KDP), Kürdistan Komünist Partisi (KKP) ve Demokratik Bölgeler Partisi (DBP) de HDP’yi destekliyor. HDP, salt Kürt partisi değil, aynı zamanda diğer etnisite grupları, farklı din ve mezhepleri kapsayan geniş yelpazeli bir parti görünümündedir. Êzidileri, Süryanileri, Ermenileri, Musevileri, Rum Ortodoksları, diğer partilere nazaran daha çok içine alabiliyor. Öteden beri Yeşillerle dayanışma içinde olduğunu görebiliyoruz. Özellikle kadınlara diğer partilere nazaran daha fazla yer veren ve kadın haklarını savunan bir parti görünümündedir. Alevi, Sünni, ya da diğer mezhepler arasında herhangi bir ayırımı yoktur. Parti Tüzüğü’nü okumamakla birlikte fiiliyatta, sosyalist ya da komünist görüşlü olsun, partide her kesime yer verebiliyor. Zaman zaman parti yetkilileri sosyalizmden gem vursa bile mevcut kapitalist üretim ilişkilerinde yer alan bir partidir diyebiliriz. Oluşturduğu ve çoğunlukla elit kadroda yer alan feodal kökenli aşiret reislerinin, ağaların, liberallerin, Kürt aydınlarının hâkimiyetinde bir düzen partisi fotoğrafını yansıtıyor. Kaldı ki sosyalizm bugünün Türkiye’sinde SSCB’nin dağılmasından sonra hassasiyet arz eden bir görüntü olmaktan çıkmıştır.

Bugünkü Türk devletini yöneten kadroların en büyük korkusu HDP’yi geçmişte Kürt Teali Cemiyeti gibi görmeleridir. Yani Kürt siyasi hareketinin tek temsilcisi ve tüm Kürt partilerinin çatı partisi olmasıdır. Aslında bu düşmanlık, Kürt korkusunun AKP, MHP ve İYİ Parti’de dışavurumudur. Kürt kimliğine duyulan nefretin ve ötekileştirmenin kaynağı Kürt fobisidir. Geriye bir parti kalıyor. CHP… CHP, HDP ile yan yana durmamak için geçmişten günümüze kadar elli takla atmıştır. Bugün HDP’yi savunuyor gibi duruşunun içi doldurulur mu, bilemiyoruz. Dolayısıyla HDP korkusu, yalnız iktidar ile sınırlı kalmıyor. Bu fobiye dönüşen büyük korkuyu yaratan da iktidardaki siyasi partidir. Hiçbir kapitalist ülkede siyasi korkaklarla politikalar yürütülmemiştir. Oysa muhalefet partilerin tabanlarına bakıldığında böyle bir korkunun olmadığı aşikârdır.

HDP aracılığıyla Kürtlere verilmek istenen mesaj, Burjuva sandık demokrasisinin Kürtlere verdiği mesaj “seçme ve seçilme” özgürlüğü ile ilgilidir. Irkçı sermaye devleti, Kürtlere “sizin seçme ve seçilme hakkınızı elinizden alıyoruz. Seçimlere şekil olarak katılırsanız bile sizin seçtiklerinizi seçmemiş, sizin verdiğiniz oyları geçersiz sayıyoruz” mesajı veriyor.

Kürt kentlerinde ilk kayyum atamaları 11 Eylül 2016 yılında sınırsız yetkiye sahip tek adam rejiminin çıkardığı 674 sayılı KHK’ye dayanarak gerçekleştirmiştir. Bu tarihte 3 büyükşehir, 10 il, 63 ilçe ve 22 belde ile BDP’li toplam 95 belediyede gerçekleşmiş ve seçilmiş belediye başkanları, belediyelerde çalışan 15.000 Kürt işçi ve memur, 300 Kürt köy ve mahalle muhtarları görevlerinden el çektirilmiştir.

31 Mart 2019 tarihinde 1230 belediye meclis üyesi, 101 il genel meclis üyesi halkın özgür iradesiyle seçilmiş olmakla birlikte, belediye meclis üyeleri, il genel meclis üyelerinin tamamı ile belediye başkanlarının hepsi görevlerinden el çektirildi. Yani AKP iktidarı Kürtlere şu mesajı veriyor; istediğiniz adayı seçebilirsiniz, ancak sonucuna da katlanırsınız. Seçmek istiyorsan, benim gösterdiğim adayın dışında başkalarına oy vermeyeceksin mantığı çıkıyor. Bugün HDP’li 4’ü ilçe, 2’si belde olmak üzere toplamda 6 belediye kaldı. Bunlar da kayyum sırasını bekliyor.

2015 yılında çözüm sürecinin tek taraflı bozulmasından bugüne 16.000 civarında partiye mensup insanlar gözaltına alındı. 25 Ocak 2020 tarihine kadar geçen süreçte 6.000 partili tutuklu. Yine aynı tarihte Selahattin Demirtaş, Figen Yüksekdağ ve eski milletvekilleriyle birlikte 19 milletvekili, 7 MYK üyesi, 21 Parti Meclisi üyesi ve 750 il ve ilçe yöneticisi cezaevinde.
Garê katliamından sonra 28’i HDP milletvekillerine ait 33 milletvekili için düzenlenen fezlekeler TBMM Anayasa Adalet Karma Komisyonu’nca kabul edilen dosyalar genel kurula sevk edildi. 1336 dokunulmazlık fezlekesinin 955’nin HDP milletvekillerine ait olduğu bildirildi. Bu yazının yazıldığı tarihte 9 HDP milletvekilinin dosyasının gündeme alınacağı yönündeydi ve cezası AKP’nin atadığı Yargıtay üyeleri tarafından onaylanan HDP’li Ömer Faruk Gergerlioğlu’nun dokunulmazlığı Anayasa hükümleri hiçe sayılarak hukuksuzca ve parmak hesabıyla kaldırılmıştı.

Dokunulmazlıkların kaldırılmasına gelince, AKP-MHP ittifakının dayattığı zorbalık sonucu bir ihtimal ya İYİ Parti bazı dosyalar için ‘evet’ diyecek, ya da oylamaya katılmayacak. CHP içindeki ulusalcı sol kesim ‘evet’ oyunu kullanacak. Bunu tahmin etmek için kâhin olmaya gerek yoktur. Diğer bir deyişle AKP’nin dediği ‘dedik’ olacak. Çünkü Türkiye gibi sömürge tipi ülkelerde burjuva siyaseti yoktur, muhalif kalmak da yoktur. AKP, MHP, İYİ Parti, CHP… Aslında yok birbirlerinden farkı. Sadece isim değişikliği vardır.

Gerek ulusal sol kanallarda olsun gerekse yandaş televizyonlarda olsun, haber merkezlerince sunulan haberlerde tek milletvekili seçilen partilerle ilgili haberler verilirken HDP hakkında sanki yasak varmış gibi haberler verilmemektedir. Gerek açık oturumlarda ve gerekse canlı yayınlarda HDP’den bahsetmemek, siyasi yozlaşmanın ve Kürt düşmanlığının medyaya bulaşmış olması ve medyanın tarafsız haber ilkesine aykırı ve ahlaki kurallardan yoksun bir tutum olarak yorumlanıyor. HDP hakkında görüşlerini sosyal medya aracılığı ile açıklayanlar, gece yarıları evlerine baskın yapılarak birer birer tutuklanıyor. Kürtlere, Cumhuriyet döneminden bu yana yaşatılan en karanlık dönemi yaşatıyorlar.
Garê bahanesi, bilindiği gibi 10 Şubat 2021 sabaha doğru saat 02.55’te TSK tarafından Türkiye sınırına 40 – 45 kilometre uzaktaki Kuzey Irak topraklarında bulunan Garê bölgesine pençe operasyonu adı altında yürütülen harekât, bir yandan karadan bir yandan 40 savaş uçağının bombardımanı ile başlatıldı. PKK tarafından MİT mensupları ile polis ve askerlerin alıkonduğu kamp vuruldu ve kurtulan olmadı.

AKP iktidarı ve ortağı MHP, Garê katliamından hiç ilgisi olmadığı halde HDP’yi sorumlu tuttu. AKP’li Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın asıl amacı PKK’nin elit kadrosunu ölü olarak ele geçirmekti. Fiyaskoyla sonuçlandı. Olan 6 yıldan beri PKK’nin elinde bulunan 13 rehineye oldu. Hangi ülkede uçak bombardımanı ile rehineler kurtarılmış sorusunun cevabı hala yok. AKP reisi bu sorumsuzluğu her zaman olduğu gibi başkalarına yıkmaya alışık bir politika izliyor.
Cumhur İttifakı’nın, bozguna uğradığı 2019 seçimlerinden bu yana toparlanmak için çıkış aradığını bilmeyen yoktur. AKP’nin amacı Ufuk Uras’ın dediği gibi “fezlekeler yoluyla HDP’li milletvekillerinin dokunulmazlıklarını kaldırarak, tutuklatmak ve siyasi yasaklı hale getirerek partiyi felç edip kapatmadan kapanır hale” getirmektir. Dolayısıyla siyasetin bir aracı haline gelen hukuk, izlenen siyasi cambazlıklarla ara seçime gerek olmadan, muhalefetin parmak hesabını asgariye indirmektir. Eğer kayyum müessesesi milletvekilliği için geçerli olsaydı, HDP’li milletvekillerinin yerine ‘kayyum atama’ gibi bir çılgınlığa imza atabilirlerdi. Tıpkı tüm HDP’li belediyelerde kayyum atadıkları gibi. Diğer bir deyişle Kürt halkının siyasi tercihi sermaye devletinin koyduğu kurallar ve çizdiği sınırlar içinde muhafaza edilirse bile bunun önemi kalmıyor. Oy verdikleri ve Kürt’ü temsil ettiğini düşündüğü partilerin kapatılması, milletvekillerinin dokunulmazlıklarının kaldırılması, tutuklanması, seçilmiş belediye başkanlarının halkın iradesini yok sayılarak türlü bahanelerle görevlerinden alınmasına ve seçimlerde AKP’nin tüm hilelerine rağmen, oy oranının yükselmesi, aslında çok şeyi ifade ediyor; “Kürt halkı HDP’ye sahip çıkıyor”. Ancak siyasal iktidar ve üst aklı, olup bitenleri ya kavrayamıyor ya da derin devlet Kürt düşmanlığı dışında iktidara başka seçenek tanımıyor.

AKP’nin diğer bir amacı da Cumhur İttifakı’nın karşısında seçmenin muhalefete kaymasını önlemek için, HDP üzerinden Millet İttifakı’nı, parçalama girişimidir. HDP’yi PKK ile özdeşleştirerek, Millet İttifakı’nda HDP üzerinden çatlak yaratma girişimidir. Siyasi ahlaksızlıktır. Bu girişimle İYİ Parti’nin yumuşak karnını deşmek istiyor. HDP’yi sürekli baskı altında tutma, baskı ve sindirmeyi sürekli hale getirme çabası, bir yönüyle muhalefeti ve dolayısıyla toplumu sindirme çabasıdır. HDP’yi direnişinde yalnız bırakmak, otoriterizmin faşist baskıları karşısında saldırıların yayılması ve kurumsallaşması için ittifakı milliyetçi formlarla vurmaktır. HDP’li milletvekillerinin dokunulmazlıklarının kaldırılması üçüncü Milletçi Cephe hükümeti dediğimiz AKP ve MHP ittifakı tarafından olağan haline gelmesinde, birbirleriyle pamuk ipliği gibi bağlı olan Millet İttifakı’nın buna seyirci kalması ve İYİ Parti’nin ırkçı ideolojisinin öne çıkması ile açıklanabilir. Bu da iktidarın saldırgan politikalarının devamına icazet verme amacına hizmet etmektir.

AİHM’nin iki kez verdiği karara rağmen, gerek CHP ve gerekse İYİ Parti’nin, siyasi otoritenin hukuksuzluğuna rıza gösterir tavırlar takınması, sessiz kalması, HDP’yi öcü gibi görmeleri, her zeminde ve koşulda HDP ile karşılaşmak istememeleri, PKK bahanesine sığınmaları burjuvazinin düzen partilerinin korkaklığını göstermektedir. Bu tutumu sergileyen Millet İttifakı içindeki partiler HDP’den uzak durmakla sanki muhalif olmadığını itiraf ediyorlar.


HDP olmasaydı başta İstanbul ve Ankara olmak üzere Antalya’da, Mersin’de, Adana’da ve diğer illerde büyük şehir belediye başkanlığını Millet İttifakı’nın kazanması hayaldi. HDP’ye bu partilerin sahip çıkmaktan korkmaları, muhalefetin siyasi ecelinin yakın olduğunu gösteriyor. Korkunun ecele faydası yoktur deyimi politika için de geçerlidir. Tüm bunlar neoliberalizmin getirdiği ve getireceği iflastır; ülkeyi siyasetiyle, ekonomisiyle, kurumlarıyla iflasın eşiğine getirdiğinin işaretidir. Bu da Faşizmin tüm kurum ve kuruluşlarıyla tahakkümünün uzak olmadığını gösteriyor.

Mevcut burjuva siyasetinde yer alan Kürt siyasal hareketinde yıllarca emek vermiş, deneyim sahibi bireyleri cezaevlerine doldurmak, burjuva parlamentosundaki siyasal temsilcilerini meclisin dışına atmak, HDP’yi bir suç örgütü gibi görmek, aşağılamak ve toplumda algı yaratarak seçmenin nazarında itibarsızlaştırmak… AKP ve reisinin tüm derdi budur. Tüm bunlar AKP ve küçük ortağının kirli siyasi planlarından sadece biridir. Çünkü AKP siyasi iktidarı ve siyasi destekçisi MHP’de fobi haline gelen HDP korkusunu yenmek için üzerine yürümede kurdukları ittifakta akla ve hayale gelmeyen hilelere başvurduğunu görüyoruz. HDP, bu iki partiye travmalara neden olmuş, adeta kâbuslar yaşatmıştır. 6 yıl önceki olayları bahane göstererek partiye kilit vurmak istemenin iktidarın içine düştüğü siyasi ölümcül girdabı tanımlamaya yetiyor.

100 yıldan beri Kürtleri dizayn edemeyen ırkçı sermaye devleti, Cumhur İttifakı aracılığı ile HDP üzerinden aklı sıra Kürtleri dizayn etmeye kalkışıyor. Bugünlerde Emniyet Genel Müdürlüğü, kadına karşı şiddetle mücadele için yeni bir uygulama başlattı. Buna göre Kadına Destek Uygulaması (KADES) adı altındaki yeni bir girişim başlattı. Buna göre KADES, 6 dilde hizmet verecek. Bu diller Türkçe, İngilizce, Fransızca, Arapça, Farsça ve Rusçadır. Kürtçe yok. Yani bir Kürt kadını eşinden şiddet görüyorsa ve Türkçe bilmiyorsa derdini, Kürtçe anlatamayacak, İngilizce, Rusça ya da başka bir dilde anlatacak. Bu uygulama başlı başına utanç vericidir, ırkçılıktır, Kürt düşmanlığıdır.

HDP’yi dizayn etmeye çalışan TKP’ye gelince: Bilindiği gibi TKP, sanki hiç düzen partisi değilmiş gibi, HDP’yi mevcut düzenin bir partisi olarak gördüğünü açıklamıştı. HDP, sosyalist parti olmadığını kabul eden bir siyasi görüşe sahiptir. TKP ise sosyalist bir çizgide, hatta ötesinde komünist bir parti olduğunu iddia ettiği halde hiç aynaya baktı mı? İşçi sınıfını neden temsil edemediğini, revizyonizmin nasıl bir uzantısı oluğunu, reformizmi nasıl savunduğunu, Kemalist ilkeleri nasıl benimsediğini, sokaklarla neden tanışmadığını, bir zamanların Rusya’sında tıpkı Kautskyci bir tarzla sosyalizmi, kapitalizmin basit bir karşıtı gibi gördüğünü, işçi sınıfını temsilde hangi seviyede olduğunun hiç mi farkına varamadı? Kautsky gibi işçi sınıfını burjuva siyasetinin merkezine nasıl çektiğini hiç mi açıklama zahmetinde bulunmadı? Yoksa bilerek mi yapıyor? TKP’nin bu haliyle bir düzen partisi görünümünü veren HDP’ye nazaran çok daha gerilerde olduğu unutulmamalıdır. TKP ile ilgili analizleri bir başka yazıda ele almaya çalışacağız.

Siyasal mücadelenin bir aracı olarak da işçi partisinin öncü gücüne ihtiyaç duymadan reformistlerin, basit sendikacılık göstericilerinin sokaklara inmesi bizim için herhangi bir anlam ifade etmemektedir. Dolayısıyla kendiliğinden oluşan işçi hareketleri her zaman devrimci karakterine karşı olmuştur. Kendiliğinden işçi hareketi her zaman burjuva ideolojisinin egemenliğine yöneliktir. Bugün Türkiye’de gördüğümüz de ne yazık ki çoğunlukla budur.

Kutlu Tuncel’in dediği gibi “Marksizm skolastik bir lafazanlık veya teorik bir ukalalık aleti değildir; bir eylem planıdır.” Sokaklar, işçi sınıfının iktidar için ilk büyük kitleler halinde toplandığı devrim alanlarıdır. Bugün örgütsüz olmasına rağmen işçi sınıfı Taksim’de 1 Mayıs İşçi Bayramı’nı kutlayamıyorsa, siyasi otoritenin sokak korkusu yüzündendir. O nedenle yasaklanmıştır. Doğrudan sokakları göstermek ilkel bir kendiliğindenciliktir, reformizmdir, sendikalizmdir ve işçi kuyrukçuluğudur. Burjuva egemenliğine davetiye çıkarmadır.

Sonuç

HDP, Kobanê olaylarında sokağa çıkmak ve Kandil – İmralı görüşmeleri nedeniyle suçlanıyor. Oysa HDP’nin gerek Kandil ile yaptığı ve gerekse İmralı ile gerçekleşen görüşmelerin tamamı AKP siyasi iktidarı ile koordineli olmuştur. Bu görüşmeler, Çözüm Süreci Yasası çerçevesinde gerçekleşmiştir. Bu konuda HDP’yi Kandil ve İmralı ile olan bağlantısını bahane göstererek suçlu ilan etmek, burjuva siyasi ahlakı ve terbiyesi ile nasıl bağdaştığı konusunu burjuva siyasetçilerinden ve düzen partileri temsilcilerinden sormak gerekir. Soruşturmayı yürüten savcıların, Yargıtay’ın bu yasa yokmuş gibi davranması aslında suçtur. Çünkü bunun ucu AKP ve reisine kadar uzar. Yalnız bununla da sınırlı kalmaz. Çözüm süreci içinde yer alan bakanlar, MİT, Emniyet Genel Müdürlüğü, Milli Savunma Bakanlığı ve çok sayıda bürokrat bulunuyor. Eğer hesap birilerinden sorulacaksa, hepsi bu kapsamın içindedir. Yoksa kalkıp Selahattin Demirtaş’ı veya başkalarını günah keçisi olarak ilan etmek siyasi ahlaka sığmaz. Eğer Demirtaş bundan hüküm giyecekse, Cumhurbaşkanlığı süresi bittikten sonra AKP’li Erdoğan’ın da yargılanmayacağının garantisi kimse veremez. Nedeni gayet açık: 11 Mart 2021 tarihli Cumhuriyet Gazetesi’nde Barış Terkoğlu’nun yazısıyla, çözüm sürecinin AKP lideri Erdoğan’ın direktifiyle AKP’nin bazı milletvekillerinin ve bürokratların katılımıyla İmralı’da PKK lideri Abdullah Öcalan’la 15 Ekim 2012 tarihinde İmralı’da resmen gerçekleştiği yönündedir.
HDP kapatılırsa, başka adlarla yeniden kurulacağı ve güçleneceğini AKP bildiği için bu partinin MHP’nin ısrarına rağmen ya geciktiriyor, ya da geçiştirmek istiyor. Çünkü Avrupa Birliği ve ABD, bu partinin kapatılması durumunda Türkiye’nin diplomatik ve siyasi ilişkilerde yalnız kalmasına neden olabilir. Türkiye uluslararası ilişkilerde muhatap bulamaz. MHP bunun varacağı sonucu umursamıyor. Çünkü uluslararası ilişkilerde MHP ile iltisaklı tüm siyasi yapılar ve hareketler kapatılmıştır. HDP’nin kapatılması, aynı zamanda AKP’yi siyasi iflasa götürebilir. Kapatmanın topluma hiçbir faydası olmayacağı gibi çatışmanın ve çelişkilerin derinleşmesine siyasi krizlerin uluslararası boyut kazanmasına sebep olur. Bu da siyasi iktidarın politik tasfiye sürecini hızlandırır. Ancak bunlar MHP’nin umurunda bile değildir. Ecevit’i tasfiye eden Bahçeli, AKP’yi de tasfiye edebilir. Belki de devletin derinliklerinden gelen direktifleri uygulamakla görevlidir. Bu nedenledir ki, AKP, MHP’den bir an önce kurtulup, İYİ Parti ile yoluna devam etmek hayalini koruyor. MHP bunu fark etmemekle politik zekâ bakımından sınıfta kalmış demektir. Çünkü açıklanmamakla birlikte ülkücü gençler tarafından muhaliflere şiddet uygulaması AKP içinde rahatsızlık yaratmaktadır.


Kürt siyasetinin hegemonik pratiği bakımından, Türkiye burjuvazisinin ve burjuvazinin fraksiyonlarının düzenleyici karargâhı olarak devlet aygıtı tarafından, türlü platformlarda ve kiplerde bir savaş içerisinde olduğu görülüyor.[3] Devletin Kürtlerle gerek yurt içinde ve gerekse yurt dışında sürekli bir savaş durumunda olduğu ortadadır. Kürtler ne türden ılımlılığı benimserse benimsesin, devletin Kürtler üzerindeki pratikleri ortadadır. Dolayısıyla Kürt siyasi hareketinin temsilcisi görevine soyunan HDP, bu ılımlı politika içindeki yerine rağmen otoriterizme sokaklarda cevap vermeyi pratik haline getiren kitlesel bir Kürt partisidir. Sokaklar, otoriter yapıyı zora sokan, protestolarla siyasi iktidarı muhatap olmaya zorlayan, sıkıntılar yaşatan alandır diye biliniyor. Dolayısıyla basit sokak gösterilerini bundan ayrı düşünmek gerekir. HDP’lilerin yargılandığı davanın konusu çoğunlukla bu sokaklar olmuştur. Çünkü otoriter yapının korkulu rüyası hep sokaklardır.
HDP’nin işçi temsilcisi bir parti olmadığını pratikte görebiliyoruz. Gördüğümüz kadarıyla partinin böyle bir iddiası da yoktur. Parti programında nelerin olabileceği konusunda herhangi bir araştırmam da yok. Bu nedenle HDP üzerinde ayrıntılı bir bilgi içeren yazı değildir bu makale. Haliyle kendilerini sosyalist olarak tanımlayanların ve aydın olduklarını iddia edenlerin bir kısmı tek başına bir şeyler yaratamayacaklarını bildikleri için bu parti içinde varlıklarını sürdürebilme imkânını görüyorlar. Marksist olarak tanıdığımız aydınların büyük çoğunluğunun da herhangi bir partiye mensup olmadığını sanıyoruz. Kaldı ki HDP’yi Aydın Çubukçu’nun dediği gibi dönemsel bir geniş cephe örgütü olarak algılamak gerekir.
AKP iktidarı, küçük ortağı ve bazı sağ muhalefet partileri (CHP dâhil), HDP’yi diliyle, kültürüyle, yaşam tarzıyla toplumsal yapısıyla bir halkın asimile edilmesinin önünde bir engel olarak görüyorlar. Dolayısıyla ırkçı ve şovenist siyasal iktidarlarının en büyük korkulu rüyasıdır Kürt siyasi hareketi… HDP’yi aynı zamanda Kürt kültürünün, asimilasyonun ve Kürt Dili ve Edebiyatı’nın erozyona uğramasının önünde bir duvar gibi görüyorlar. CHP’nin sessiz kalmasının başka bir nedeni de bu olsa gerek. Cumhuriyet döneminden bugüne birçok erozyonlara uğratıldı Kürt halkı. Yeri geldiğinde Kürtçe yasaklandı, plak dükkânlarında Kürtçe şarkıları çalanlar tutuklandı, yeri geldiğinde katledildi, yeri geldiğinde tehcir edildi, yeri geldiğinde asimilasyona uğratmak için yerleşim birimlerine Türk göçmenler yerleştirildi ama tüm bunlara rağmen asimile edilemedi… Biat etmedi… Güce tapmadı… Sorun da tam burada!..

  • Bu makale sınıfsal perspektiften irdelenmemiştir. Ötekileştirilen, kültürleri yok sayılan ve her seferinde asimile edilmeye çalışılan, ikinci sınıf vatandaş konumundaki Kürtlerin siyasal hareketlerini kısıtlamaya yönelik kısa bir makaledir. Burjuva parlamentosunun bir çözüm olmadığı, sadece kendi çıkarlarına hizmet eden düzene hizmette kusur etmeyen partilerin kurulmasına izin veren bir yapı olduğunu biliyoruz. Marksist dostlarımın bu bakımdan haklı eleştirileri olacaktır. Yazı, HDP-PKK bağlantısı üzerinden Kürt halkının hedef alınmasıyla ilgilidir.


 

Happy
Happy
0 %
Sad
Sad
0 %
Excited
Excited
0 %
Sleepy
Sleepy
0 %
Angry
Angry
0 %
Surprise
Surprise
0 %

Average Rating

5 Star
0%
4 Star
0%
3 Star
0%
2 Star
0%
1 Star
0%

Yorumunuz için teşekkür ediyoruz en kısa zamanda size cevap verilecektir selamlar .

%d blogcu bunu beğendi: