Yakup Aslan

Alışık olmadığımız, siyasi arenada yabancısı olduğumuz, ezberlerimizi takmayan yeni bir siyasi retorikle karşı karşıyayız. Garip şeyler oluyor. Garip refleksler, racon kesmeler, başka ülkeleri tehdit etmek… İlginç olan da Ankara’nın ABD, AB, Yunanistan, Ermenistan, Fransa ve diğer ülkelere karşı meydan okuma kampanyasında dikkate değer şekilde eksik olan İsrail’dir. Ankara, Washington’daki büyükelçiliğindeki güvenlik güçlerinin 2017’de ABD’li protestoculara herhangi bir tepki olmadan saldırmasından birkaç yıl öncesinden bugüne farklı bir politikanın içinde.
Bütün dünyaya rest çekiliyor, kurumlar, ilkeler, ülkeler dizayn ediliyor, dünyaya rağmen Afrin, İdlib gibi şehirlere asker çıkarılıyor. Suriye, Irak, Libya, Akdeniz, Kıbrıs ve Ermenistan gibi alanlarda görünür halde dünyada yalnızlaşmayı göze alabiliyor. İlk dönemlerde global zalimlere meydan okuyan birinin olması sevindiriciyken, bir süre sonra icraat ve sahadaki pratikler tamamen bunun aksini rivayet edince ve ilkel araçların aleyhimize kullanılmasıyla bütün ümitleri tuz buz edildiğine şahid oluyoruz, sevinci kursağımızda bırakıyorlar.

Global tehditlerin geri planında ortaklıklar, lobilere veya seçim çalışmalarına yapılan yardımlar, rüşvetler, silah satın almaları veya paylaşımlar daha geniş boyutlara sirayet ediyor. Ak Parti bu süreçte bir tek İsrail’i tehdit etmiyor, ancak bu egemen konseptin İsrail’i sevdiği anlamına gelmez, Osmanlı imparatorluğunun Misak-ı Milli sınırları içerisinde görülen topraklarda kurulan İsrail devletini normal karşılaması beklenemez. Türkiye bu tarihi miras sebebiyle, İsrail’e düşman ülkelerden biridir. Türkiye cumhurbaşkanı bu yıl iki kez Hamas’a ev sahipliği yaptı, İsrail’i Nazilerle karşılaştırdı ve Körfez devleti ile İsrail arasında bir normalleşme anlaşması imzaladıktan sonra, bunu Filistin ve Müslümanlara ihanet olarak gördüğünü açıklayarak, Birleşik Arap Emirlikleri ile ilişkileri koparma tehdidinde bulundu. Diğer yandan askeri ve ekonomik antlaşmalar büyük boyutta devam ediyor. “Türkiye, İsrail’i tehdit etmek için ABD’nin seçimlerini mi bekliyor?” şeklindeki bir düşünce geliyor aklımıza..
Popülüzmin önemli argümanlarından olan İsrail meselesini Ankara’nın es geçmesi düşünülemez elbette. Global zeminde ‘Müslüman popülizmi’, yerel ölçekte ise ‘milliyetçilik popülizmi’ tarzında bir yöntem belirleyen Erdoğan ile bir dönemde toplumun en güvenilir emin zemini olarak görülen İslamcılar arasında simbiyotik ve pragmatik ilişki popülizm politikalarına güç katıyor…
Egemen statüko derken son derece sağ, ulusalcı, devletçi, antisemitik düşüncelerin harmanlandığı ideolojik bir yapıdan bahsediyoruz. Dünyada, bu cihan devleti politikaları dolayısıyla Türkiye’ye yönelik yeni bir tepkisel süreç başlıyor gibi. ABD, seçime kitlenmiş. Trump’un gitmesi durumunda şahinler sürecinin yeniden devreye girmesi ihtimali fazla. Tecrübeyle ABD’de bir dönem ılımlı geçerken, bir dönem de sert ve saldırgan politikalara fırsat veriyor. Geçmiş dönemlerde Türkiye’de de böyle bir gelenek vardı. Askeri darbe ve ağır karanlık bir sürecin ardından güya yumuşama süreci… Avrupa da tehditler ve ülkelerindeki saldırı ve terör eylemleri dolayısıyla farklı gelişmelere sahne olabilir. Azerbaycan-Ermenistan savaşında Türkiye fiziki olarak olaya müdahil olduğunu gizlemedi.. Aliyev bile açıkça Ermenistan’a yönelik “Bir de bakmışsınız Türkiye’nin F16’ları semanızda.” diyerek savaşla ilişkisini deşifre etti. Herkese meydan okumak zor değil, popülizm böyle gelişiyor.

Bir zamanlar ülkenin en popülist gelişmesi cemaatti, aydınlanma sürecine bir kıvılcım olacağı düşüncesi ideolojik kesimlerde de yeşeriyordu. Cemaat ilk dönemlerinde fen ve teknik alanlarına yönelik formülasyonu benimsemişken, zamanla entelektüel bir nesil yetiştirme gerekliliğini hissetti. Başka alanlara hakim olma hayalleri dolayısıyla bu proje de sekteye uğradı. Operasyonla birlikte 7000 akademisyeni ve eğitim kurumlarını devre dışı bırakıp, bilimden kopuk ve çoğunlukla kozmopolit, oportünist kesimden seçilen kimi sürreal, hayal ötesi kültürel ürünlerden beslenen İslami entelijansiyanın hayal ettiği medeniyet inşasının gerçekleştirilmesi ve bunun modern dünyaya entegre olması veya bununla yeni bir dünya inşa edilmesi çok kolay görünmüyor. Haliyle cemaatten boşalan entelektüel alanı doldurmak amacıyla propagandistliğe ve itirazsız itaate mahkûm olmuş yeni kadroyla ülkenin birikiminden beslenen entelijansiyanın altı oyulmuş oldu.

Ancak sonuç geçmiş tecrübelerdeki gibi fazlasıyla iç karartıcı. Gerilim politikaları dışında mevcut iktidarın çöken iç ve dış politikaları, artan yolsuzluğu, ahlaki yozlaşma ve çürümeyi saklayacak bir örtüsü kalmıyor. Bu da yeni politikaları gündeme getirebilir. Evet ırkçılık ülkenin bütün kılcal damarlarına hakim olma eğliminde. Ak Parti yönetiminde de etkin noktalara yerleştiklerinden ve büyük oranda benzeştiklerinden kuşku yok. Milli Görüş geleneğinden gelenlerle, ülkücü refleks organizesinin birbirlerini fazla haz ettiklerini söylemek zor ancak; şu anda ülkücüler kendilerini devletin asli sahipleri olarak gördüklerinden Ak Partiyi kendilerine bir paravan olarak kullanabiliyorlar. Erdoğan Türkiye’deki kokteyl karma Ergenekon, Muhafazakarlık ve Irkçılık güçleriyle, patolojik semptomlar gösteren beyinleri zehirlenmiş kitleselliğe dayanıyor. Irkçılık, siyasal gücünü toplumu aldatan manipülasyon, kumpas, beka korkuları, abartılmış tarihi militarizm, sahte kahramanlık mitleri ve ezilmişlik duygusundan alıyor ve bunlar üzerinden manipüle ettiği toplumsal bilinçte kendisini meşrulaştırıyor.. Ülkenin sorunlarının önemli bir kısmı bu karma ırkçı koalisyondan besleniyor, onların varlığı sorunların çözülmesi önünde büyük engel.
Bu ırkçılığa öncülük edenler, cemaat gibi çevrelerin çabalarının da işe yaramadığını gördükten sonra Kürtleri kazanma umudunu yitirdiğinden yeni bir konsepti devreye soktu ve yeni militarist yöntemlerle Kürtlerin ahlaki ve manevi değerlerine saldırarak iradesini kırmayı ve tepkisiz kılmayı hedefliyor. Irkçılık yeryüzünün en lanetli sapmasıdır, anca ne yazık ki bu topraklarda 200 yıldan fazladır bu lanetli düşünce kanla yeşertiliyor. Bu fiziki soykırım, yozlaştırma, kişiliksizleştirme asimilasyondan çok daha tehlikelidir! Onursuz toplum kimliksiz toplumdur! Her şeye razı edilmiş, kabullenmiş, tepki ve refleksini yitirmiş teslim olmuş bir toplumun asla özgürleşemeyeceğini iyi biliyorlar. Kürtlerin çoğunlukta yaşadığı kentlerde ahlaki yozlaşma ve uyuşturucu bataklığı oluşturmak projesi perspektifinde özel savaş yöntemleriyle her sokak, her park, her okul ve cafe kısacası yaşamın her mekanı yaratılan çete ve mafya eliyle birer düşürme merkezine dönüştürmeye çalışılıyor. Musa Orhan gibi ahlaksızları bu proje içerisinde değerlendirmek gerekir. Bu ırkçı saldırılar, karma konseptinin aldığı özel savaş yöntemleri temelinde yaşanan bir saldırıdır! Halkın onur ve haysiyetini hedef alarak özgürlük ruhunu öldürmek yoluyla iradesini kırmayı amaçlıyorlar. İnsanlığa her dönem ve mekanda ağır bir fatura çıkaran bu yığınsal ırkçılık hezeyanı Corona virüsünden binlerce kat daha tehlikelidir. Her renkte karşımıza çıkan ırkçılık zehrini soluyan yığınları rehabilite etmek ve toplumsal değişim-dönüşümleri gerçekleştirmek çok da kolay olmayacak. Irkçılığın verdiği bunca tahribat karşısında, toplumsal hesaplaşma kaçınılmaz bir hakikat olarak önümüzde duruyor.

Global ve yerel zeminde sıkıntı giderek artıyor. Çemberin giderek daraldığı bu süreçte, görüldüğü kadarıyla bu handikaptan kurtulma giderek zorlaşıyor. Gülen cemaatine operasyonu zorunlu tek tercih olarak sunan güçler, Ak Partinin onların belirlediği çizginin dışına çıkmasına müsaade edeceklerini sanmıyorum.

Peki ne olacak? Kestirmek kolay değil. Bilinmezlerin muamma kulvarlarında kaybolmuş bir süreç. Ortadoğu zemini olmazların mümkün kılındığı gizemli labirentten farklı değil! Ancak bu ülkede Bizans Oyunları bitmez. Provokasyonlara her an açık bir süreçte olduğumuzun sinyalleri geçmiş tecrübelerden geliyor… Ceylanpınar, Diyarbakır, Ankara’da patlatılan bombalarla gerçekleştirilen katliamlara benzer gelişmeler, bir konsept temelinde suikastler silsilesi her zaman bu ülkenin yeni bir sürece girmesine zemin hazırlar. Allah göstermesin AVM, pazarlar, camiler, kiliseler, siyasi parti toplantıları, okullar her zaman provokatörlerin yönelebilecekleri alanlardır. Uyanık olmak gerekir. Fransa’da bir bıçaklı katilin Kilise’de ibadetle meşgul sivillere saldırması, insanların kafasını kesmesi çok da Müslümanların hayrına olacak bir girişim değil, ancak bu provokatörün arkasında kim varsa onun verdiği mesaj veya olayın sürece vereceği yön önemlidir.

Birileri bir hedefe ulaşmak için kaostan, provokatörlerden ve aynı şekilde toplumsal infiali yönlendirecek planlanmış toplumsal kaostan yararlanabileceği unutulmamalıdır. Zor günler olduğunu hepimiz, dünyadaki ve içerideki gelişmelerden rahatlıkla okuyabiliyoruz. Bu ülkenin ve insanlarının hiçbir zarar görmeden süreci atlatmasını ve sürreal, hayal ötesi argümanlarla cihan devleti ütopyası ile dünyayı istila edip sömürme hayalleriyle histeri nöbetleri içinde olanlardan kurtulup, artık normalleşmesini temenni ediyorum. Ülkenin provokasyonlara, iç kargaşalara hazır bir zemine evrildiğini, kontrollü bir iç savaşla şiddetin, kargaşanın, acının üzerinden yeni sistemin son merhalesinin gerçekleşebileceğini söyleyenlerin aksine, bir duruş içerisinde olmak lazım. Bu mesajları verenlerin iyi niyetli olduğunu düşünmüyorum ancak… 15 Temmuz olayını doğru okuyanlar neler olabileceğini tahmin edebilir. Kontrollü kargaşanın ardından ilan edilecek halifelik sistemiyle şu anda provası fazlasıyla yapılan kurumların, siyasetin, meclis, yerel yönetimlerin ve sivil alanın devre dışı bırakılmasının çok zor olmadığını tecrübelerle gördük. Bölgede oluşmuş kadim ritüel haline gelen yaşamın bütün alanlarını kuşatması altında tutmaya çalışan ulusçu zihniyet statükosunu, etkisiz kılmak atomu parçalamak kadar bir bilge ustalık gerektiriyor.

Geleceğin bilinmezliklerinin labirentinde yolunu kaybettiğine kanaat getirdiğimiz bu süreçte, tecrübelerin hafızasıyla uyanık olmak gerekiyor. Her gelişmenin, olayın, refleksin arka planında nasıl bir mesaj olduğuna bakmak lazım. Geçmişte ne zaman Hilafetçileri, Aczimendi ve tarikatçıları siyah bayraklarla, asalarla sokaklarda görsem, bunun ardından militarist bir sürecin geleceğini tahmin ediyordum. 28 Şubatı iyi tahlil etmek gerekir.. Ancak şimdi yöntem ve araçların değiştiğini düşünüyorum. Üst akıl yöntem ve kullanılan araçlar konusunda çok tecrübeli görünüyor. Ortadoğu bu kaos, kargaşa ve terörden beslenme geleneğinden vazgeçmeli, halkının huzur ve güvenine odaklanmış hizmet iktidarları dönemi başlamalı artık. Tekçi sistemden, ulus soslu halifelik, saltanat yönetimlerinden bu topraklar acıdan, huzursuzluktan başka hiçbir hayır görmedi. Görmez. Aydınlanma süreci hızla başlayıp sonuçlanmalıdır artık. İmkansızı istemek gibi bir temenni..
Angela Merkel’in çarşı-pazar görüntüleri insanı önceleyen hizmet iktidarlarının nasıl olması gerektiğini bütün açıklığıyla ortaya koyuyor aslında. Onlar bizi örnek almaları gerekirken, ne yazık ki biz onları örnek gösteriyoruz. Merkel “Hepimizi kötü günler bekliyor. Kimse işsiz ve aç kalmayacak! Tüm ülke insanının maaş, fatura borçlarını ödeme gücümüz var! Siz sadece sağlığınızı düşünün. Devletiniz sonuna kadar yanınızdadır.” demesi bize çok şey anlatmıyor mu?
Türkiye yöneticilerinden içi boş da olsa, neden buna benzer motivasyon içerikli mesajlar gelmiyor? Gelmez! Çünkü toplum diye bir dertleri yok. Toplumu belli elit bir kesimin lüks ve refah içerisinde yaşaması için isterler. Peki devlet toplumun yanında mı, yoksa küçük bir yandaş kümesinin hizmetinde mi?

Bizim payımıza düşen sadece seçkin bir kesim lüks ve bolluk içerisindeyken yoksulluğa “sabır” ve “askıda ekmek” mi? Kaosa gebe bir global süreçte bunları düşünmek biraz lüks. Arap ülkeleri özellikle Suriye, Irak ve Libya konusunda ciddi tepki içinde. Avrupa, komşu ülkeler… Pandamı, ekonomik krizler.. Bahçeli’nin “askıda ekmek!” ve derin devlet katillerinin, mafyanın Bodrum’da poz vermesi olayını doğru okumak lazım… Bütün bunları basiretsizlik veya basitlikle geçiştirmek de saflık olur.