Mazhar Özsaruhan Yazdı: “Kürtçe Islık” ve Nefret Söylemi

Read Time:16 Minute, 11 Second
9D3AD4CF-F78E-4C35-8815-1DC1281D3EB6
Hazhar Özsaruhan

Kürtçe, Türkçe, Zaza’ca, Ermenice, Yunanca, İngilizce, Fransızca, kısacası dünyanın tüm dillerinde ıslık çalabilir misiniz? Böyle bir ıslık türü var mı? Bilmiyorum. Siz biliyorsanız bana yazın. Nasıl olduğunu da bilmiyorum. Belki bir ezgiye ya da bir şarkıya tempo tutturmak için o makama yakın ıslıkla mırıldanabilir. Ritim tutturmak için çalınan bir müzik aracı olabilir. Kaldı ki müzik dediğimiz olgu “evrensel”dir. Her dilden ve ağızdan müzik nağmeleri mırıldanabilir. Gelin görün ki çalınan ıslık Kürtçe bir ezgiye yakınsa suç unsuru olarak kabul ediliyor Türkiye Cumhuriyeti savcılarınca! “Olacak iş mu bu?” demeyin. Oldu da. Gelin şu “Kürtçe Islık”ın geçmişini irdeleyelim.

Merhum Musa Anter (Apé Musa), bir anısını anlatırken polis karakolunda komiser ile aralarında pek de hoşa gitmeyen bir diyalog yaşanmış.

“1943 yılında İstanbul’da Dicle Talebe Yurdu müdürü olduğum sırada bir gün polislerce yaka paça dönemin birinci şubesine götürüldüm. Şubeden içeri girer girmez üç-beş polis çullandı üstüme…

Sebebini sordum.

Komiser:  

-“Ulan hain oğlu hain! Kusurunu bilmiyor musun?”

“Hayır,” deyince, komiser yine sordu

      -“Radyonuz yok mu?”

-“Var.”

      -“Peki pikabınız?”

      – “Var.”  

Çılgına dönen komiser, bağırarak:

      -“Peki, it oğlu it! Bu kadar güzel Türkçe plak varken ne diye b…k yemeye yurtta Kürtçe ıslık çalıyorsunuz?”

Bu anı çoğunuz için fıkra gibi gelebilir. Ama fıkra değil, bir gerçek, hem de acı bir gerçek!

Islık çalmanın suç olduğu ayıbında sorgulanması gereken komiserin kendisi değil, geçmişten günümüze bir kâbus gibi beynimize kazınan İttihat ve Terakki zihniyetidir. Musa Anter’in ıslığını, Victor Jara’nın Şili’de yasaklanan Vencemeros şarkısına [1] benzetmiş Şerif Aydın dostumuz. Bu yıl doğumunun 100. yılıdır. İyi ki doğdun Apé Musa…

Islık çalmanın suç olduğunu kabul eden zihniyetin temelinde, Kürtlere karşı duyulan kin ve nefreti açığa çıkarma arzusudur. Bu ırkçı zihniyet 1940’larda artakalan İttihat ve Terakki zihniyeti ile de sınırlı değildir. 15 Temmuz 2019 tarihinde Mezopotamya Ajansı muhabiri Ahmet Kanbal’ın Mardin’de başına gelenler de aynı türden: “Kürtçe ıslık çalarak örgüt propagandası yapmak suçu”ndan gözaltına alındı. Anter’in başına gelenlerin benzer bir örneği 75 yıl sonra 20 Şubat 2018 tarihinde Diyarbakır Dicle Üniversitesi’nde yaşandı. 2 öğrenci ıslıkla “Çerxa Şoreşê” marşı çaldıkları iddiasıyla kameraların önünde polis tarafından darp edildi, ardından 27 buçuk yıla kadar hapis istemiyle dava açıldı. Polis müdahalesine tepki gösteren öğrenciler hakkında yürütülen soruşturma tamamlanarak iddianame hazırlandı. Mezopotamya Haber Ajansı muhabiri Deniz Tekin’in haberine göre, Diyarbakır 10. Ağır Ceza Mahkemesi’nce kabul edilen iddianamede, “örgüt propagandası yapmak”, “silahlı örgüt üyesi olmamakla birlikte örgüt adına suç işlemek”, “görevi yaptırmamak için direnme” ve “2911 Sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanununa muhalefet” etmek ile suçlanan 12 öğrencinin 8 yıldan 27,5 yıla kadara hapis ile cezalandırılmaları istendi. İddianamede, 8 polis şikâyetçi olarak yer alırken, 5 öğrenci hakkında takipsizlik kararı verildi. Davanın ilk duruşması Haziran ayında Ağır Ceza Mahkemesi’nde görüldü. Mahkeme Kürtçe ıslık çalan öğrenciye “İstiklal Marşı” ile “Çanakkale Şehitlerine” isimli şiiri kendi el yazısıyla yazarak mahkemeye ulaştırmasına karar verdi.

Yarım yüzyıl Orta Avrupa, Balkanlar, Kırım, Kafkasya ülkeleri, Anadolu, Suriye, Mısır, Arabistan ve Yemen’e kadar uzanan topraklarda dolaşan Evliya Çelebi’nin “Seyahatname” adlı eseri Yapı Kredi Bankası Kültür hizmeti olarak 10 cilt halinde yayınlamıştı. Bu ciltlerin 8’i 1896-1928 yılları arasında Arapça harflerle, son iki cildi de 1935-1938 yılları arasında Latin harflerle basılmıştı. 17. Yüzyılda kaleme alınan “Seyahatname”nin orijinal metninde 4 yerde adı geçen “Kürdistan” kelimesi sansürlenerek 20 Temmuz 2019 tarihinde “Kürt diyarı” olarak değiştirildi. Seyahatname adlı eserde yapılan bu tür tahrifatlar, tarihte siyasi iktidarın utanç tablosu olarak karşımıza çıkacaktır.

Brezilyalı yazar Paulo Coelho’nun [2] 2019 tarihli Baskısı yayınlanan “On Bir Dakika” adlı romanında geçen “Kürdistan” sözcüğünün sansürlendiğini çevirisinde öğreniyoruz. Bunlar sadece örnek olarak anlatılmıştır. Buna benzer sansür ve yasaklamalar ile ilgili örnekler çoğaltılabilir.

18 Temmuz 2019 tarihinde İzmir Kadifekale’de Üretici Pazarı açıldı. Açılış sırasında her dilden konserler verildi. İzmir Müzisyenler Derneği, Arapça, Rumca, Boşnakça, Çerkezce, Ermenice, Azerice, Farsça, Lazca, Makedonca, Yunanca,  Kürtçe repertuvarlar hazırlamış, ancak İzmir Büyükşehir Belediyesi, Kürtçe şarkıların söylemesini engellemişti. Belediye Başkanı Tunç Soyer’in devreye girmesiyle bu krizin önüne geçilebildi. Ancak kurumsal olarak bunun önüne geçmesi mümkün görünmüyor.

30.05.2020 tarihinde İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun talimatıyla Siirt Belediyesine kayyum olarak atanan Siirt Valisi Ali Fuat Atik, 1893-1951 tarihleri arasında yaşamış yazar, diplomat, hukukçu, siyaset adamı ve Kürt edebiyatçısı Celadet Ali Bedirxan (Bedirhan) adına yaptırılan kütüphaneyi dozerlerle yıktı. Kütüphanede yer alan binlerce belge, kitap ve dokümanlara ne olduğu hakkında herhangi bir açıklama yapılmadı.

18 Temmuz 2019 tarihinde Trabzon’un Çaykara ilçesinde yer alan Uzungöl’de üzerlerinde “Kürdistan” yazılı atkı ile fotoğraf çeken Irak uyruklu 9 turist peşmerge, saldırıya uğrayarak, Jandarma tarafından gözaltına alındı ve Çaykara Cumhuriyet Savcılığı tarafından soruşturma başlatıldı. Oysa Kürdistan bayrağı daha önce Barzani ve heyetinin Türkiye ziyareti sırasında havalimanı ve diğer karşılama salonlarında diplomasinin gereği olarak asılmıştı.

11 Temmuz 2019 tarihinde Bismil’de, Bismil HDP İlçe Örgütü ile Bismil Belediyesi Meclis üyeleri arasında halı saha maçı oynandı. Üzerinde “Kürdistan” yazılı forma giydiği için HDP İlçe Başkanı Refai Baran hakkında “örgüt propagandası yapmak” iddiasıyla soruşturma açıldı.

Kürtlere yönelik ötekileştirici ve ayırımcı politika ve nefret söylemleri batı illerinde sokağa linç olarak yansıyor. Örneğin Kuzey Suriye’de yapılan ve adına Barış Pınarı Harekâtı diye nitelendirilen savaşın başladığı ilk haftada Türkiye’de batı illerinde Kürtlere yönelik ırkçı saldırılan arttığını görüyoruz.

2003-2019 yılları arasında batı illerinde Kürtlere yönelik kitlesel 270 ırkçı saldırı yapılmıştır. Bu tarihlerde yapılan saldırılar sonucu binlerce kişi yaralanmıştır. Irkçı saldırıların en yoğun olduğu tarih 2015’tir. Ölenler hakkında düzgün bir istatistik, resmi kaynaklarca tutulmamış ya da kamuoyuna açıklanmamıştır.  Hatırlarsanız bu tarihler Kürt illerinde operasyonların ve saldırıların en yoğun yaşandığı döneme rastlamaktadır. Operasyonların batı illerine yansıması ise ırkçı saldırı ve linç girişiminin artışına neden oldu.

Bir yandan siyasi iktidarla birlikte MHP ve İYİ partinin Kürt siyasal hareketinin partisi olan HDP’nin terör örgütü ile ilgili ilişkilendirmesine yönelik söylemleri (doğru veya yanlış), öte yandan milletvekillerinin dokunulmazlıklarının kaldırılması, bugünlerde ırkçı saldırıların yoğunlaşmasına, tıpkı 2015’lerde olduğu gibi HDP binalarına polisin yaptığı baskınlar, ultra milliyetçi dediğimiz grupların hem parti binalarına hem de Kürt olduklarını tespit ettikleri insanlara karşı saldırıları artmıştır. Yargı makamları suskun. Oysa ırkçı saldırı ve linç eylemleri Türk Ceza Kanunu’nun 216. maddesi ile “halkı kin ve düşmanlığa veya aşağılama” suçları kapsamına girmektedir. Ancak yargının bağımsızlığını yitirmesinden sonra bu saldırıları düzenleyenler hakkında hiçbir yasal işlemin yapılmamış olması failleri cesaretlendirme ve sonraki eylemlere teşvik eder gibi bir tablo sergilemiştir.

Irkçı saldırıların bugünkü boyutlara ulaşmasının en büyük etkenlerden bir diğeri de bu tarz saldırı ve linç girişimlerinin geleneksel olarak tanımlanan terör örgütlerinden farklı bir boyutta olması, eylem ve katliamlarının önemsiz gibi gösterilmesidir. Burada esas sorun “Türk ırkçılığı”nın hala “terör üreten bir ideoloji” olarak kabul edilmemesinden kaynaklandığıdır. Daha düne kadar radikal İslam gruplarının saldırıları da terörle bağlantılı bulunmuyordu. Hatırlarsanız Ahmet Davutoğlu, başbakanlığı sırasında IŞİD için “bir grup öfkeli çocuk” tanımını yapmıştı. Bugün sakin durduğunu iddia eden ama aslında Orta ve Batı Anadolu yerleşim birimlerinde Kürtlere karşı linç girişimini hiç eksik etmeyen MHP’ye bağlı Ülkü Ocakları, organize suç örgütleri (MAFYA); AKP’nin emrindeki Osmanlı Ocakları’dır. Bununla birlikte HÖH, PÖH, SADAT, Esedullah Tim, ÖSO, yeni ihdas edilen ve bir milis gücü gibi kullanılacağı endişesini taşıyan “Bekçi” sistemi ve benzeri kuruluşlar özünde paramiliter güç olarak kullanılmak üzere organize edilmiştir. Bugün biraz daha dışarda kalan, ancak ileride ne olacağı bilinmeyen ve ittifak halinde olduğu söylenen IŞİD, EL-NUSRA, EL-KAİDE, İBDA-C, HİZBULLAH ve her seferinde selam ve “şükran” işareti gibi kullanılan “Rabia” simgesinin kaynağı olan EL-İHVAN (Müslüman Kardeşler), “ayran içtik ayrı mı düştük” atasözü esprisinde anlamını bulan ve bir zamanlar kol kola gezindikleri FETÖ’cülerle ideolojik kardeşlik bağını kuran siyasal iktidarın, ucu-bucağı olmayan karanlık bir dehlizin içine girmekle “geleceği olmayan bir ülkeyi” yönetmesinde “sağduyu” aranması şüphelidir.

AKP ve MHP’nin kendi milis güçleri yetmiyormuş gibi bir de uluslararası tedhiş örgütlerinden yardım aldıklarını, AKP’nin ÖSO’yu meşrulaştırarak legal güç olarak kullandığını bilmeyen yok gibidir. Zeytin Dalı operasyonu sırasında ÖSO denen tedhiş örgütünün ismi anılmaya başlandı. ÖSO’nun bağlantılı olduğu EL-NUSRA terör örgütü de yine Suriye’ye Erdoğan’ın müdahalesi sırasında gündeme gelmiş, bir kısmı DAİŞ (IŞİD)e katılmıştı. Hatta EL-KAİDE ve IŞİD ile birlikte çatışmalarda yaralanan örgüt elemanlarının Türkiye’de tedavi edildiğini, Mardin Kızıltepe’de, Hatay ve diğer sınır illerinde ordu tarafından eğitildiğini de o tarihlerde öğrendik. Bir ara ABD ile arası açılan Recep Tayyip Erdoğan 5 Aralık 2017 tarihinde yaptığı konuşmada “Ey Amerika! Özgür Suriye Ordusu’nu sizinle kurduk [3] demişti. Bugün ÖSO, Suriye’de savaşa ara verildiği için Libya’da savaşmaktadır. ÖSO, sadece bir örnektir. Günümüzde siyasal iktidarın emrinde mevcut Türk Polis Teşkilatı da dahil edilirse -ki hiç istenmeyen bir durumdur- Otoriter rejimi demokrasiye evirebilecek bir gücün olmadığını söyleyebiliriz. Eğer sandığı işaret ediyorsak, Siyasal iktidar, seçimleri kaybedeceğini ayan beyan biliyor bir konuma gelirse, inanın seçimlerin yüzünü de görmeyebiliriz.

Nefrete gelince; bilindiği gibi nefret sözlük anlamında “tiksinme, tiksinti” ile eş anlamlı kullanılıyor. “Bir insanın kötülüğünü, mutsuzluğunu istemeye yönelik duygu” olarak tanımlanmıştır. Nefret söylemi de genel anlamda bir gruba, ya da belli bir ırka, cinsiyete, ulus veya dine, inanca yönelik aşağılama ve tehdit eder tarzda konuşmak”tır diyebiliriz. Nefreti oluşturan zihniyetin bilinçaltında hangi duyguların yattığını bilmiyoruz. Çünkü nefret hastalıklı bir zihniyetin ürünüdür. Bu zihniyetin içinde kompleksler, öldürme içgüdüsü, yok etme, kötülük vb. gibi yıkıcı duygular yatıyor. Nefrete yol açan olgulardan biri de tehdit korkusudur. Yani nefret eden kişi, karşısındakini bir tehdit unsuru gibi görür.  Değerli hocamız Timur Demirbaş’ın dediği gibi “nefret söylemi, ‘nefret suçuna giden sürecin çıkış noktası’, yani nefret suçunun önünü açan tahammülsüzlüğün ve hoşgörüsüzlüğün dışavurumudur[4]. Hedef alınan kişi ya da kitleye ‘toplumda size yer yok’ mesajı yinelenerek verilir. Diğer bir deyişle insanın en temel hakkı olan ‘yaşama hakkı’ ihlal edilmiş olur. Kürtlerden nefret de böyle bir şeydir. Kürt insanını tahammülsüz ve hoşgörüsüz olarak görmenin nedenlerinden biri de tehdit unsurudur. Yani Kürtleri tehdit olarak görmedir. Diğeri, kabullenmemek. Yani, Kürde, düşüncesine, yaşam biçimine, kültürüne olan tahammülsüzlüktür ki bu da siyasi gündeme “Irkçılık” olarak yansır. Nefretin dışa yansıması da yıkıcıdır, yaşam hakkının ihlalidir.

Türkiye’de gerek iktidarda olsun, gerek muhalefette bulunsun, düzen partileri, kendi tabanlarını konsolide etmek için zaman zaman nefret söylemlerinde bulunuyorlar. Bu tür söylemler, toplumsal yaşamda ahlâk denen kavramdan, gelenek ve görenek ile insani duygulardan oldukça uzaktır. Çoğu zaman bu tür söylemler istenmeyen durumlara sebebiyet verebiliyor. Türkiye’de başta AKP olmak üzere, ortağı MHP, bir klikten öteye gidemeyen Vatan Partisi ve bazen de İYİ Parti’nin, diğer sağcı, milliyetçi parti ve odakların Kürtler üzerinde ötekileştirici, nefret ve kin kokan söylemleri batı illerinde başta Ülkü Ocakları olmak üzere iktidarın emrindeki radikal grupların linç girişimine sebebiyet verebiliyor. Siyasilerin bu tür söylemlerinde Kürt halkı doğrudan doğruya hedef alınmıyor, Kürtleri temsil eden siyasal parti üzerinden yapılıyor. Ancak milliyetçi-ırkçı tabana bu şekilde yansımıyor. Bugüne kadar Orta ve Batı Anadolu’da hiçbir yerleşim biriminde ırkçı grupların tahrip etmediği HDP binası kalmamıştır. İster Kürt siyasi hareketi bahane edilsin, ister terör örgütü dedikleri gruplar bahane edilsin; kin, nefret ve düşmanlık politikalarıyla hedef gösterilen Kürt halkının bizzat kendisidir. Türkiye’nin çeşitli illerinde okuyan gençlerimize, mevsimlik işçilere, ya da yerleşik halka Kürtçe müzik dinlediği, ya da karşılıklı telefonla veya sohbetlerde Kürtçe konuştukları için öldürülen yüzlerce; yaralanan ve sakatlanan binlerce insanımızın kanına siyasal iktidarın, ortağının ve yukarıda adı geçen düzen partilerin ve diğer kliklerin eli bulaşmıştır.

Ülkeyi yönetenlerle yönetmeye aday olanların hedef gösteren nefret söylemlerinde kısa birkaç örnek verecek olursak, bu durumun nefretin ötesinde bir insanlık suçunu çağrıştırır nitelikte olduğunu görürüz

1997 yılında İçişleri Bakanı Meral Akşener, Mecliste PKK lideri Abdullah Öcalan için ‘Ermeni dölü’ ifadelerini kullanmıştı. Akşener, peşinden bu sözleri nedeniyle “özür” diledi ve “Ben Türkiye’de yaşayan Ermenileri değil, genel olarak Ermeni ırkını kastettim” diyerek “özrü kabahatinden büyük” bir ırkçılığa ve insanlık ayıbına imza atmıştı.
10 Haziran 2011’de kendisi ve Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ile ilgili çok sayıda kitap yazıldığını ifade Erdoğan, “bu kitaplar içerisinde ne Yahudiliğimiz, ne Ermeniliğimiz, ne affedersiniz Rumluğumuz, hiçbir şeyimiz kalmadı” diyerek farklı ırklara karşı nefret suçuna imza atmıştır.
Muharrem İnce 10 Kasım 2013 tarihinde Atatürk’ün ölüm yıldönümü nedeniyle okutulan mevlit sonrasında yaptığı açıklamada “Atatürk olmasaydı, adınız Ahmet, Hasan, Hüseyin olmazdı. Adınız Dimitri olurdu, Yorgo olurdu”diyerek Rumları aşağılayan nefret suçunu işlemiştir.
Soma faciası sırasında Başbakan olan Erdoğan’ın 07.08.2014 tarihli konuşmasında “Benim için neler söylediler. Çıktılar bir tanesi aynı zihniyet. ‘Gürcü’dür’ diyen oldu. Çıktı bir tanesi affedersin çok daha çirkin şeylerle Ermeni diyen oldu” sözlerine cevap verirken Gürcüleri ve Ermenileri aşağılayan sözleri net ve açık bir nefret söylemidir.
Tayyip Erdoğan, 16 Mart 2019 yerel seçimlerle ilgili yaptığı konuşmada CHP lideri için şunları söylemişti: “…….Bay Kemal; sen terörün kaynağının İslam dünyası olduğunu söylemeye ne yetkilisin, ne ehilsin. Sen önce kendini gözden geçir kendini. Zaten sen şu anda teröristlerle berabersin. Teröristlerle kol kolasın. Sen zaten ta Kandil’dekileri Cudi’dekileri yanına alıp onlarla beraber yürüyüş yapan adamın ta kendisisin,” diyerek Kılıçdaroğlu’nu küçük düşürücü, nefret ve suçlu ilan etmiş ve hedef göstermiştir. 
Partili Cumhurbaşkanı Erdoğan, 26 Şubat 2020 tarihinde gerçekleşen grup toplantısında, Müslüman olmayanları kastederek, düşmanlaştırıcı ve ayrımcı bir üslupla sarf ettiği sözleri hatırlarsınız: “Gâvurun kılıcını çalarak bu milletin canını acıtabilirsiniz ama asla mücadele azmini kıramazsınız” sözleri açıkça bir nefret söylemi ve Müslüman olmayanları hedef göstermedir. Erdoğan’ın siyasi partileri hedef gösteren nefret söylemleri de cabasıdır. HDP’yi hedef gösteren söylemlerde seçim döneminde Ülkücü ve Osmanlı Ocakları gibi paramiliter güçlerin parti binalarına yönelik saldırıları, parti mensuplarına karşı kullanılan fizki güç, CHP’ye yönelik nefret söylemlerinde de Kılıçdaroğlu’na karşı yapılan linç girişimlerine hep birlikte tanık olduk.
8 Haziran 2020 tarihinde Devlet Bahçeli’nin “Ayasofya’da çan sesleri değil, Allah’ın izniyle ezan sesleri yükselecektir” türündeki söylemleri Hıristiyanlığa karşı bir nefret ve aşağılama söylemidir. Üç milletvekilinin vekilliklerinin düşürülmesi ile ilgili “adalet ve demokrasi ahlâkının bir gereğidir” söylemi bir yandan nefretin dışavurumu, bir yandan da mensubu olduğu ideolojik yapıyla açıklanabilir.

Yukarıda örneği verilen söylemler sadece örnektir. AKP iktidarının 2009’den sonra günümüze kadar toplumu kutuplaştırıcı, ayrıştırıcı, ötekileştirici hatta hakaret ve küfre dayanan söylemleri, elbette tabanını, emrindeki yargıyı da polisi de bu suça ortak edecektir.

Nefret söylemlerine örnek olarak sadece Ağustos 2014’ün ikinci dört aylık döneminde yandaş yayınlarda kullanılan dilde 32 farklı ulusal, dini ve etnik kimlikler hedef alınmıştır. Bunun % 50,4’ü Yahudi ve Ermenilere yönelik olmuştur. 21 içerikle Rumlar, 18 içerikle Kürtler, 10 içerikle de Suriyeli mülteciler [5] nefret söyleminde nasibini (!) almıştır. 2015-2016 Aralığında Doğu ve Güneydoğu’da gerçekleştirilen operasyonlar sırasında bu söylemler yoğunlaşmış ve özellikle HDP hedef tahtasına konmuştur. Seçim dönemlerinde siyasiler önce konuşmuş sonra düşünmüş veya hiç düşünmemiştir. Günümüzde 3 milletvekilinin vekilliklerinin düşürülmesi sonrasında MHP’li Devlet Bahçeli’nin HDP’ye karşı söylemleri, yine kin, nefret ve hedef içeriklidir. Bu tür söylemlerle ilgili yazılar günümüzde sosyal medyada normal olarak karşılanıyor. Yeter ki ucu siyasal iktidara ve ortağına dokunmasın. Dokunduğu anda yargının devreye girdiğini hepimiz gördük, görüyoruz.

04.10.2016 tarihli Deutsche Welle Türkçe sayısında Avrupa Konseyi Irkçılık ve Hoşgörüsüzlükle Mücadele Komisyonu (ECRI) tarafından hazırlanan raporda, Türkiye uyarılarak, Suriyeli sığınmacılar, Kürtler, Romanlar ve LGBT gruplarının durumlarının “kötüye gittiği” görüşüne yer verildi. Nefret söylemleri yoğun olarak ulusal, etnik ve dini kimlik temeline dayandığını ve bundan acilen vazgeçilmesi ile ilgili talebini yinelemiştir.

Vicdanları rahatsız eden bazı gerçekleri sorgulamak için HDP’li olmaya, onlar gibi düşünmeye veya yazmaya da gerek yoktur. Çoğu kez yüzümüze haykıran bazı gerçekleri ya görmezden geliyoruz, ya da “bana ne?” deyip geçiyoruz. Bugünlerde HDP’nin kapatılması ile ilgili yöntemler muktedirler ve aveneleri tarafından gizliden gizliye görüşülüyor. Siyasal iktidar başta olmak üzere, Cumhur ittifakını oluşturan siyasiler, neo-milliyetçi denen ve klik haline gelen grupların böyle bir hazırlık içinde oldukları biliniyor. Bunu da yandaş kalemşorlardan öğreniyoruz. Diyarbakır’da siyasal iktidar tarafından kışkırtılan anneler üzerinden yapılıyor. HDP, çocukları dağa çıkarıyormuş. Yani bu parti, PKK ile özdeşleştirmek isteniyor. Bildiğimiz, tanıdığımız ve anladığımız kadarıyla HDP’nin amacı çocukları dağa çıkarmak değil, dağdakilerin ineceği demokratik yaşama katılabileceği bir çözümün uğraşısı vermektir. AKP ve ortakları bu durumu çok iyi biliyor, fakat işlerine gelmiyor. Nasıl ki terörün gıdası kan ise, bunların da yaşam kaynağı, ötekileştirmek, düşmanlaştırmak ve üzerinden siyaset yaparak ülkeyi belli, belirsiz bir kaosun içine sürükleyerek kendi tabanlarını konsolide ederek, yapıştıkları koltukları terk etmemektir. HDP’nin kapatılması, Kürt sorununa hiçbir çözüm getirmeyeceği gibi, ülkeyi kargaşanın eşiğine sürükleyecektir. HDP, 6,5 milyon insanın oyunu almış, anayasal düzende yerini bulmuş diğer sol partiler gibi siyasi, demokratik bir burjuva partisidir, ülkenin 3. Büyük partisidir. Ancak AKP, MHP ve neo-milliyetçi parti ve gruplardan farklı bir yapıya sahiptir. Türkiye’de yaşayan tüm halkların partisi olduğunu her defasında tekrarlamış, Kürt halkının ve diğer ezilenlerin partisi olarak kurulmuş ve onları temsil ettiğini parti programlarına koymuştur. Bunu da biliyorlar, ancak işlerine gelmiyor. HDP’ye terörist demek, 6,5 milyon Kürde terörist demekle eş anlamlıdır. HDP’ye karşı tahammülsüz olanlar, AKP ile birlikte aşırı sağcı, ultra milliyetçi, sermayenin tetikçiliğini yapan partilerdir. Bunların bir kısmı mecliste bir kısmı meclisin dışındadır. Bu karşı partilerin karakteristik özelliğine baktığımız zaman çoğunluğun otoriterizmden yana olduklarını görürüz. HDP’ye olan düşmanlık, özünde Kürt halkına duyulan kin ve nefretin, ötekileştirmenin, şeytanlaştırma isteğinin dışavurumudur. Bu nedenledir içerde tutulan eski Eş Genel Başkanı, Kürt halkının yüreğinde yer bulmuş tıpkı Mahatma Gandhi gibi, Nelson Mandela gibi rehin tutuluyor. Bugün Selahattin Demirtaş, HDP’ye gönül vermiş milyonlarca Kürd’ün, Türk’ün, Çerkez’in, kısacası Türkiye’de yaşayan tüm etnik halkların, inanç ve grupların gözünde bir simgedir. Kürde ve farklı etnisite gruplara karşı duyulan bu kin ve nefretin bu zat üzerinden yürütülmesinin ne ahlaki ne de siyasi hiçbir dayanağı yoktur. Tamamıyla ‘oldubitti’ye getirmektir. Tüm bunlar yetmiyormuş gibi Selahattin Demirtaş’ın eşine yapılan ahlâk dışı saldırıların kaynağı yine dinci, kinci ve sermayenin emrindeki troller üreten AKP kaynaklı olmadığı yönündeki açıklamaların izahı oldukça güçtür.

Kısacası siyasal iktidarın Kürt siyasal hareketine, kurumlarına yönelik kin ve nefreti, düşmanlığı günümüzde bir güvenlik sorunu olmaktan ve Türkiye’nin bölünme paranoyasından çok, güdülen politikalar doğrudan doğruya Kürt halkına ve varlığına yönelmiş durumdadır. HDP bahane edilerek gerek siyasal iktidar ve gerekse muhalefet partileri, sıklıkla Kürtlere karşı olan tahammülsüzlüğü, hamasi söylemlerle ile maskelemeye çalışmaktadır. Düşmanlık adeta kurumsallaştırılmıştır. Askeri alanda, güvenlikte, yargıda, diplomaside, görsel ve yazılı olarak konu Kürtlere gelince yapılan konuşmalar, açık oturumlar dahil tüm görsel medyada, basında gazetelerde çıkan haberler ile dergilerin çoğunda ulusalcı dediğimiz kalemşorların köşe yazılarında bu düşmanlığın tüm çıplaklığıyla ortaya serildiğini görüyoruz. Uygulamada Kürt siyasi hareketine yönelik bu şeytanlaştırma, halkın iradesine de yönelmiş durumdadır. Yerel yönetimlerde HDP’li belediyelere kayyum atanması, halkın özgür iradesine kelepçe vurulması, mecliste dokunulmazlıkların kaldırılmasına yönelik girişimlerin hızlandırılması, Kürt siyasal hareketi liderlerinin cezaevlerinde rehin tutulması, Kuzey Suriye’de demografik yapının değiştirilmesine yönelik çalışmalar, resmi kurumlardaki Kürtçe tabelaların sökülüp, yerine Arapça ve Türkçe tabelaların asılması, Kürt siyasetinin tüm kanallarının kapatılması, televizyonları, radyoları, gazete ve dergilere el konulması doğrusu bize bir zamanların Nazi Almanyası’nı ve Mussolini İtalyası’nı hatırlatıyor. Bu da bize gösteriyor ki AKP ve ortağının tek kurtuluşu, önümüzdeki seçimlerde Kürtlere oy kullandırmamak olacaktır. Nasıl olsa, seçimden seçime Kürtlerin kullandığı oylar çöpe atılıyor. Halkın iradesiyle seçilmiş belediye başkanları tutuklanıyor, yerlerine kayyum denen iktidarın tetikçileri atanıyor. HDP’nin tüm ileri gelenleri, seçimle meclise girmiş milletvekillerinin dokunulmazlıkları kaldırılıyor ve hapse atılıyor. Yani Kürt diyarında hiç seçim olmamış gibi… Bu durumların yaşanmış olmasıyla HDP’nin kapatılması arasında bir fark görüyor musunuz?

Tüm bu olup bitenler bize Büyük İskender’i hatırlatıyor. Dünyanın önemli bir bölümünü fetheden, Büyük Pers İmparatorluğu’nu dize getiren Büyük İskender, üç yıl boyunca Afganlı asilerle uğraştı, baş edemedi. Üç yılın sonunda alkolik oldu, paranoyak oldu. Kaldı ki bizde bazı kalemşorların iddia ettiği gibi karşılarında asi yok.

Nefretin, kinin ve düşmanlığın, tıpkı Apé Musa’ın ıslığında anlamını bulduğu gibi…

———————————–

[1] Şerif Aydın, Musa Anter ve Kürtçe Islık (Ses Dergisi, 13.02.2020)

[2] Celal Başlangıç, Nefrete dönüşen inkâr, (Kızıl Bayrak 23 Temmuz 2019)

[3] Erdoğan’ın kendisi için kurduğu paramiliter güç: Reisin gizli ordusu (Doğrusu Dergisi, Mart, 2020)

[4] Timur DEMİRBAŞ, Nefret Söylemi ve Nefret Suçları (Yaşar Üniversitesi Hukuk Fakültesi Öğr. Üyesi)

[5] Hrant Dink Hafıza Merkezi (ASUİS), Medyada nefret söylemi ve ayırımcı dil (Mayıs-Ağustos 2014)



Happy
Happy
0 %
Sad
Sad
0 %
Excited
Excited
0 %
Sleepy
Sleepy
0 %
Angry
Angry
0 %
Surprise
Surprise
0 %

Average Rating

5 Star
0%
4 Star
0%
3 Star
0%
2 Star
0%
1 Star
0%

Yorumunuz için teşekkür ediyoruz en kısa zamanda size cevap verilecektir selamlar .

%d blogcu bunu beğendi: