Mazhar Özsaruhan Yazdı: KRİZİN BÖYLESİ !

Read Time:7 Minute, 37 Second



Kapitalist üretimin en büyük engeli, sermayenin ta kendisidir.

Karl Marx

 

Gelişmiş batı ülkelerinde yani burjuva demokrasisi ihdas edilmiş kapitalist ülkelerde devletin tarafsız gibi görüntü vermesi, samimi bir davranış değildir. Küresel ekonomide Türkiye ve benzeri yeni sömürge tipi “çevre” ülkelerinde ise devletin tarafsızlık ilkesi tamamen aşınmış durumdadır. 24 Ocak 1980 ekonomik kararları ile Türkiye Neoliberalizm tuzağına düşürüldü. Karaborsada satılan yağ, şeker, evlerde kullanılan likit petrol gazı ve benzeri tüketim maddeleri fiyatlarının % 100 artması sonucu saklandıkları dehlizlerden çıkarak piyasaya sürülmeye başlanmıştı. Çoğumuz 1980 öncesi Ecevit hükümeti dönemini hatırlıyoruz. 

 

Cumhuriyetin kuruluş döneminden itibaren Türkiye, her ne kadar karma ekonomi sistemi benimsemişse de özünde yerli kapitalist sınıfın devlet eliyle kurulmasına olanak verilmişti. 24 Ocak 1980 kırılma noktasını oluşturmuştu. 1980 tarihinden itibaren peş peşe gelen ve hala devam eden ekonomik krizlerin temel nedeni neoliberalist sistemin ta kendisidir. Neoliberalizm ile ilgili ayrıntılı bilgileri bir sonraki yazımızda ele alacağız.

 

Tanzim Satış’ın TDK’daki anlamı “Satıcı fiyatlarının yükselmesini önlemek, bazı malların tüketiciye ulaşmasını sağlamak için belediye veya başka kamu kuruluşları tarafından yapılan satış,” diye geçmektedir. Tanzim satışın ortaya çıkmasıyla kapitalist sistemin kendi eliyle yarattığı bunalımı ve engeli ifade etmektedir. Karl Marx’ın söylediği gibi “Kapitalist üretimin en büyük engeli, sermayenin ta kendisidir.”

 

Devlet dediğimiz üst yapı kurumu, ülkenin içinde bulunduğu ekonomik krizi çözebilmek adına taraf olması ve egemen sınıflara herhangi bir halel gelmemesi için attığı her adım krizi körükleyen ve içinden çıkılması zor bir döngünün müsebbibi olmuştur. En baştan ele alırsak, konu biraz daha basite indirgenmiş olacaktır. Türkiye’de mevcut cari açık dediğimiz bütçedeki gelirlerin giderleri karşılayamaması olayının baş müsebbibi özel sektördür. Çünkü bunlar ithalatı ve ihracatı yapan şirketlerdir. Bu şirketler bizim ürettiğimiz mal ve hizmetleri dış ülkelere satar. Buna ihracat diyoruz. Bunun karşılığında çoğunluğu hammadde, yarı mamul maddelerin başını çektiği mal ve hizmetleri de dışardan alırız. Buna da ithalat diyoruz. İthalat, ihracattan fazla ise dış ülkelere borçlanmış oluyoruz. Türkiye’de ithal ürünler, ihracattan fazladır. Dolayısıyla her yıl bu ülke borçlanır. Bu borç özel sektöre aittir. Kemal Derviş’in 2001-2002 tarihlerinde Ekonomiden Sorumlu Devlet Bakanı olduğu Ecevit iktidarı döneminde Devlet, özel sektörün borcuna kefil oldu. Dedi ki şirketlerin borcu benim borcumdur. Bu borç kalemlerinin çoğalması, devlet bütçesini zorlamaya başladı. İthalat ile ihracat arasında dengenin kurulmaması yani borçlanmanın fazla olmasına dış ticaret açığını oluşturmaktadır. Dolayısıyla bütçede giderin gelirden fazla olması olayı yani cari açığın en büyük müsebbibi dış ticaret açığıdır diyebiliriz. Bununla birlikte bütçedeki açığı kapatmak daha fazla ihracatın yanında devletin vergileri artırması gerekir kapitalist sistemde. Vergisi artan kalemlerin başında dışardan ithal ettiğimiz petrol ürünleri başı çekmektedir. Bugün Türkiye’de petrolden alınan vergi oranı, dünyanın hiçbir ülkesinde devasa rakamlara ulaşmamıştır. Petrolle birlikte tüm ürünlere zamlar yapıldı. Önemli ihtiyaç maddelerinin büyük kısmında KDV’nin yanında Özel Tüketim Vergisi (ÖTV) yer almıştır. Elektrik dediğimiz enerji fiyatları iki katına yakın zamlandı. Ayrıca petrolle ve elektrik enerjisiyle çalışan tüm sanayi ürünlerine dolaylı olarak zamlar yansıtıldı. Örneğin bir ürünü bir yerden başka bir yere götürürken, o ürün için ödenen nakliye bedelleri arttı. Bir yıl içinde yapılan zamları sıralarsak konu daha iyi anlaşılır kanısındayız. 2018 yılında yapılan zamlar bir yıl öncesine göre aşağıdaki gibidir.

 

Ürün Türü ….…. Zam Oranı (%)

Mazot ………………85

Gübre ………………..110

Tohum ………………..90

Tarımsal ilaç…………100

Enerji …………………85

 

Bu liste uzayıp gider. Bunu basit bir örnekle açıklayabiliriz. Örneğin buğday fiyatına yapılan zam % 11,7’dir. Buğdayın sebze ve meyve ile her ne kadar ilgisi yokmuş gibi görünüyorsa da girdi fiyatları nedeniyle maliyet konusunda örnek olarak verilmiştir. Buğdayda girdi fiyatlarının ortalaması % 50 olduğuna göre istenen verim alınamadığı ve risk faktörünün büyük olması nedeniyle buğday üretimi çoğunlukla terk edildi. Üretici, tüketici konumuna girdi.  Toprak Mahsulleri Ofisi’nin buğday fiyatını ton başına 1050 TL olarak açıklaması çiftçinin zarar etmesi anlamındadır. 2019 ekim dönemi için üretim alanlarının büyük kısmı nadasa bırakıldı. 2018 itibariyle ithal edilen buğday miktarı 5 milyon tonu geçmiştir. Oysa Türkiye’de 40 milyon hektardan fazla tarımın 2/3’den fazlasında buğday üretimi yapılıyordu. 2019 yılı girdi fiyatlarının maliyeti yükseltmesi ve buğday fiyatlarının düşük tutulması nedeniyle bu alanın daralacağı kesindir.

 

20 Haziran 2018 sabahı gazetelerde soğan ve patatesin kilosunun 5 TL’ye çıktığına ilişkin haberleri okuduk, sosyal medyada ve televizyonlarda günün konusu oldu. Ardından hükümet yetkilileri esnafı, çiftçiyi ve tüccarı terörist olarak ilan etmeye başladı. Bunlar işin kolay tarafı. Yani siyasi iktidarın sebep olduğu fiyat artışlarını başkalarına yıkmakta ve başkalarını ötekileştirmede adeta uzmanlaşmıştır. Bir dönem Nazi Almanya’sı, Franco İspanyası ve Mussolini İtalya’sı aynı taktiği uygulamıştı. Aradan geçen süre içinde Kasım 2018 itibariyle soğan depolarına baskınlar düzenlendi. Oysa o depolar, soğanın saklanması, karaborsaya çekilmesi için değil, piyasaya sürülmesi için kaldırıldığı anlaşıldığı halde karaborsaymış gibi algı yaratılmaya çalışıldı. Yani zavallı esnaf şeytanlaştırıldı. Haliyle soğanın esnafa gelinceye kadar aracılar, komisyoncular, tefeciler, kabzımallar, marketler ve esnafla birlikte manavlar, pazarcıların tümü şeytanlaştırıldı, terörist ilan edildi ve vatan haini oldu. Değerli yazarımız Pelin Cengiz’in dediği gibi fiyatların kendiliğinden ucuzlamak gibi bir huyu yoktu. Çare ne olmalıydı? Çare “Hal Yasası”nın çıkarılmasıydı. Hal yasasına göre tüm aracılar, komisyoncular ve pazarcılar kaldırılıyor, yerine şirketler kuruluyordu. Yani haller artık anonim şirketlere devredilecek, tabii ki AKP’ye, MHP’ye, Cemaat ve Tarikatlara yakın şirketlere… Diğer bir deyişle siyasal iktidarın fiyatları ucuzlatmak ve enflasyonla mücadele gibi bir geleneği de yoktur.Tanzim Satış dediğimiz bir nevi Pazar yerlerinde kurulan tezgahları 31 Mart seçimlerine kadar Belediyelerin nezdinde yürütecek, seçimden sonra şirketlere devredecek. Bu devir işlemi bizzat Ticaret Bakanı sayın Ruhsar Pekcan tarafından dile getirildi. Oysa eskiden Tekel, Fiskobirlik ve benzeri kurumlar, üretici lehine piyasayı düzenliyordu. Ziraat Bankası çiftçiye düşük faizli krediler veriyordu, Halkbank aynı şekilde çok düşük kredilerle esnafı destekliyordu ve herhangi bir bürokratik işleme gerek duymuyordu. Tarım Satış Birlikleri ve kooperatifler, çiftçiye gübre ve tohumu ucuza satıyordu aracısız. Bunların bir kısmı neoliberalizmin 24 Ocak kararları sonrasında, bir kısmı da AKP siyasal iktidarının işbaşına gelmesinden sonra yok oldu. 

 

Üretici ve çiftçi bundan sonra ürünlerine hal veya tüccar yerine doğrudan doğruya bu şirketlere verecek. Diğer bir deyişle “bir çiftçinin veya üreticinin yıllara dayanan bilgi birikimi, tecrübesi sözleşmeli üretimle şirketler tarafından satın alınacak. Hangi ürünü ne zaman ekecek ve hasadını yapacak gibi kaderini şirketler belirleyecek. Yani çiftçi kendi toprağında bile söz sahibi olamayacak, kendi toprağında işçileşecektir. En büyük tehlike budur[1]. Yani neoliberalizm çiftçiyi ve üreticiyi tasfiye edecek. 

 

Aynı yola devam eden günümüz siyasal otoritesi buna ek olarak yeni karadelikler oluşturdu, tıpkı şehir hastanelerinde, köprülerde, otoyollarda yap-işlet-devret modelinde olduğu gibi, 3. Hava Limanı için harcanan 22,5 milyar Euro’nun bedelinin yine alt gelir gruplarının omuzlarına bindirileceği kaçınılmaz olacaktır. Bugünlerde 3. Havalimanı inşaatı ortakları borçlarıyla birlikte hisselerini birbirine devretmeye başlaması, tüm projenin bir oldu-bittiyle güme gitmesi, sürpriz sayılmamalıdır. 

 

Meyve ve sebze fiyatlarının üzerine % 30 gibi nakliye bedelinin yüklendiği başka ülke yok. Benzine, mazota, otogaza ve sebzenin saklandığı depolarda elektriğe % 85; tarımsal ilaca % 100;  gübreye % 110 zam yapacaksın, sonra da kalkıp sebze ve meyve fiyatları neden yükseldi diye şikayet edeceksin; Kendi sosyo-ekonomik politikalarının beceriksizliğini, esnafa yükleyeceksin! Dünyanın neresinde görülmüş bu denli yüzsüzlük? Bugün Tanzim Satış raflarında halka satılan meyve ve sebzelerden % 30 nakliye bedeli alınmamaktadır. İki günde Tanzim Satışta satılan ürünlerden 400 bin lira zarar edildiği söyleniyor. Bu haliyle bir ay devam ettiğinde yalnız İstanbul’da bir aylık zarar 7 milyon lira olacaktır. İstanbul’a ek olarak diğer illerdeki Tanzim ve Satışın yaygınlaştığını hesaplarsak bir ay içindeki zarar milyarları geçecek demektir. Bu zararın bedeli kimden çıkacak dersiniz? Tabii ki sizin, bizim cebimizden. Yine akaryakıta yeni zamlar, elektrik, doğalgaz, tekel maddelerine yapılan zamlar, Özel Tüketim Vergisi oranlarının yükseltilmesi şeklinde o dar gelirli, adam yerine konulmayan büyük yığınların omuzlarına yüklenecek demektir. Dışa bağımlı enerji politikalarından, pahalı taşımacılıktan, müteahhide verilen haraç gibi paralardan, yap-işlet-devret gibi ucu açık zarar getiren yatırımlardan kaçınılmadığı sürece “Deli Dumrul” misali kısır döngü içinden çırpınmaya devam edecektir AKP iktidarı. Maliye bakanı damat Albayrak’ın deyimiyle seçim sonrasında kapsamlı bir vergi reformu müjdesi (!), pahalılığın, ekonomik krizin faturasının kime çıkarılacağını şimdiden bildirmektedir. 

 

17 yıldan beri devam eden popülist politikalarla ülkenin bir arpa boyu yol kat etmesi bir yana, 17 yıl önceki yaşamı özletiyor bugünkü siyasal otorite… Tohumu, gübreyi, enerjiyi, tarımsal ilacı artan girdi masrafları, dövizin katlanması, üreticiyi destekleyen politikalar üretmek yerine üreticiyi üretmekten caydırması, ithalat baskısıyla sindirmesi, ekilebilir alanı 40,5 milyon hektar arazisi bulunan bir ülkenin çiftçisini neoliberalist uygulamalar uğruna feda etmesi, ülkeyi geleceği belirsiz mecralara taşıyacağı kesindir. Bugünkü siyasal iktidarın ekonomiden, siyasetten ve çalışandan yana anlayış göstermesi ve gerekli tedbirleri almasını beklemek beyhudedir. AKP’nin tarım kesimine yönelik tasfiyeci politikası Sayıştay Raporu’na da girdi. Sayıştay Raporu’nda “tarımsal ürünlerin sürdürülebilir olmadığı” ifade edilmiştir.

 

Fiyatların aşırı bir biçimde tırmanışa geçmesi ülkenin ekonomik krizde geldiği son noktayı göstermektedir. Diğer bir deyişle ekonomideki iflasın itirafı olarak kabul edilebilir. Tanzim satışların zararına meyve ve sebzeyi piyasaya sürülmesi, seçim öncesi AKP için bir avantaj gibi görünüyor olsa da piyasadaki mevcut kapitalist sistemde siyasal otoritenin kendi eliyle haksız rekabet ortamını yaratmış olmasıdır.Fiyatlara bu tür devlet eliyle yapılan müdahale ve piyasa bozucu eylemler, fiyat manipülasyonları rekabet gücü olmayan küçük esnafın ve Pazar esnafının ipini çekecek bir çöküşü de beraberinde getirecektir.


 

[1] Pelin Cengiz, Tanzim satış teferruat, tehlikenin büyüğü Hal Yasası’nda (Artı Gerçek, 13 Şubat 2019)



 

 

Happy
Happy
0 %
Sad
Sad
0 %
Excited
Excited
0 %
Sleepy
Sleepy
0 %
Angry
Angry
0 %
Surprise
Surprise
0 %

Average Rating

5 Star
0%
4 Star
0%
3 Star
0%
2 Star
0%
1 Star
0%

Yorumunuz için teşekkür ediyoruz en kısa zamanda size cevap verilecektir selamlar .

%d blogcu bunu beğendi: