Mihrac URAL : ‘Kürdlerin haklarını alarak yaşaması en kestirme en yakın ve en tercih edilendir’.  Röportaj Yavuz ÖZCAN

Read Time:24 Minute, 48 Second



1970’li yılların sonuna dek Alevi Arapların çoğunlukla yaşadığı Hatay bölgesinde etkin olan ve ismini gerçekleştirdiği askeri eylemler ile duyuran THKPC-Acilciler örgütünün liderleri Mihrac Ural, 1980 askeri darbesi sonrasında Suriye’ye geçerek orada yaşadı. Bu süre içinde özellikle PKK ve Lideri Abdullah Öcalan ile yakın ilişki içinde olan Ural, Suriye’de iç savaş başlaması ardından Mukaveme Suriyeyi adlı örgütü kurarak Lazkiye’den Hatay sınırındaki bölgelere kadar cihatçılara karşı mücade etmeye başladı. Ural, Mezopotamya24’ün sorularına verdiği yanıtlarda, Suriye ve Batı Kürdistan’daki gelişmelerden, rejim ile Kürd güçlerinin ilişkisinden, Esad’ın ve Kürdlerin geleceğine, Suriye’deki savaştan, kendi örgütünün çalışmalarına ve cihatçıların son durumuna değindi.

Ural’ın sorularımıza verdiği yanıtlar:

 

-Mihrac Ural’ı Acilciler örgütünün lideri olarak her kes tanıyor ama Suriye savaşıyla birlikte Mukaveme Suriyyi( Suriye Direnişi) lideri olarak özellikle de ortadoğu ülkelerinde tanınmaya başlandınız, yoksa yanılıyormuyum?

Tarihi bir direnme örgütü olan THKP-C(Acilciler) Türkiye’de özgürlük ve demokrasi için mücadele yoluna koyuldu. Mahir Çayan ve arkadaşlarının açtığı yoldan yürüdü. Birinci kuşak liderlerin şehit olmasından sonra İlker Akman ve arkadaşlarınca kaleme alınan “TÜRKİYE DEVRİMİNİN ACİL SORUNLARI” adlı çalışmanın kitaplaşarak yayınlanmasıyla  “ACİL SORUNLAR” a atfen halk arasında “Acilciler” diye anılan örgüt 1976 Yılıyla birlikte ülke çapında faşist tırmanışa karşı askeri eylemlere yönelerek adını duyurdu. İllegal bir örgüt olarak çalışmalarını yaygınlaştıran bu yapı özellikle de güney bölgesinde örgütlü bir güç haline geldi. Kitleye dayanan, yasal çalışmalarıyla da  siyasal ortamda etkisi olan basın yayın ve kitlesel eylemleriyle sürece damgasını vuran bu yapı, Şehit Yüksel Eriş ve Ömür Karamollaoğlu’nun  katkılarıyla   merkezi bir işleve kavuşturuldu. Ben ve arkadaşlarım Antakya’da özelliklede bu devrimci hareketinin temel taşlarını atmıştık, Yüksel hoca’nın ve Ömür’ün gelmesiyle daha da güç kazandık ve yarattığımız yerel değerler ülke çapında etkin rol oynamaya başladı.

-Yani şunu söyleyebilirmiyiz. Hareketinizin ilk yıllarında özellikle de Hatay bölgesini üs olarak seçtiniz ve burada kitleselleşmeye ilk adımları attınız…

Öylede söyliyebiliriz. 1977 Ağustos ayının 19’da aldığımız ağır baskınlar ve kayıplarla yeni bir döneme girdik. Bu darbelerde İ. Y adlı MİT ajanı ve onu örgüte taşıyan itirafçı…E’in birinci derecede etkisi olduğu artık belge ve kanıtlarla belirlenmiştir bizim için.

-Bunları söylerken elinizde gerçekten yeterince bilgi ve belge varmı ? Yoksa sol örgütlerinin tümünde olduğu gibi bu tür suçlamaların bir tekrarı mı veya solun geleneksel hali mi? 

Elbetteki hayır elimizde yeterince bilgi ve belge olmadan söylüyeceğim şeyler değil bunlar. O dönemde örgütün tüm kadro ve yöneticilerini, keza güney bölgesinin tüm yönetici ve kadrolarını polise isim ve adresleriyle birlikte teslim eden bu ikili ajan, kendi deyimleriyle “örgütün çöküşü ardından devletin vereceği mükafatı beklerken”, bizler o zor koşullarda ve polis tarafından aranır halimizle yeniden örgütü ayağa kaldırdık. Merkezi yayın organımız CEPHE’yi bu ortamda çıkardık (1978- Ocak). Bu çabalarımızla THKP-C (Acilciler) Türkiye devrimci siyasal sahnedeki yerini almış oldu. 1978 Martında aralarında benim de olduğum ve çok sayıda önemli kadrolar yakalandık. Ancak dışardaki kadroların büyük çabalarıyla örgüt etkinliğini yitirmeden yeni kadroları ve militanlarıyla yola devam etmeyi bildi.

ZOR YILLAR…

-Bu süreç sizin için zorlu bir süreç mi oldu yani….

Elbette, bu 12 Eylül 1980’e kadar böyle devam etti. Ben ve farklı devrimci örgütlerden 27 ağır hükümlü 31 temmuz 1980’de Adana kapalı Ceza evinden firar etmemizle birlikte örgüt çok güçlü bir nefes aldı. Süreci geliştirmek ve yoğunlaştırmak amacıyla Filistin direnme örgütlerine katılım ve askeri teknik eğitimler sürecini açmak üzere Suriye’ye geçtim. Türkiye genelindeki çalışmaları yürüten örgüt lider ve kadrolarını Ortadoğu’ya güvenli olarak taşıdım., Lazkiye’nin deniz beldesi Bassit’te siyasi eğitimleri başlattım. Askeri çalışmaları Lübnan’da bulunan Filistin örgütleri kamplarında organize ettim.

‘Faşizme Karşı Birleşik Direniş Cephesi süreci’

-O dönem PKK ile bir ilişkiniz olmuş muydu….

Evet ceza evlerinde  PKK’nin önemli kadrolarıyla birlikte kalmıştım. Zindanlarda birlikte omuz omuza olduğumuz PKK’li yoldaşlarımızla en üst düzeyde buluşmamız bizlere olduğu kadar tüm Türkiye devrimci hareketinede dinamikliksağladı. 1 Haziran 1982’de Faşizme Karşı Birleşik Direniş Cephesi’ni (FKBDC) Türkiye devrimci hareketlerinin en önemli örgütleriyle birlikte oluşturduk.  Başkan Öcalan’la birlikte Türkiye’de direnişi askeri olarak yükseltmek için iddialı olan örgütlerin hepsini topladık.

-Hangi örgütlerdi bunlar, bize sayabilirmisiniz ?

1- Başkan Öcalan önderliğinde  PKK,

2- Mihrac Ural önderliğinde THKP-C (Acilciler), 

3- Teslim Töre önderliğinde TKEP,

4- Taner Akçam önderliğinde DEV-YOL,

5- Sarp Kuray önderliğinde Partizan Yolu

6- Mihri belli önderliğinde Türkiye Emekçi Partisi

7- Remzi Yörükoğlu’nu önderliğinde (temsilci arkadaş) TKP-İşçinin sesi,

8- Sosyalist Vatan partisi

9- İbrahim Seven önderliğinde TKP-B,

10- Gözlemci olarak katılan diğer örgüt temsilcileri devardı.

Bu bir mücadele cephesiydi ve tüm örgütler gerilla savaşını başlatmak ve etkin kılmak için mücadele edecekti. Her meşru siyasal yol ve yöntemin kullanılacağı ve mücadelede esas olarak askeri yöntemler önde olacaktı. Faşizme karşı gerçek anlamda bir askeri cephe açma hedefiyle kuruluşa gidildi ve doğrusu iddia çok büyüktü.

-Peki hayata geçirebildiniz mi ?

Tesadüf bu ya, kuruluş aşamasında İsrail Lübnan’a savaş aştı. Ünlü Haziran 82 savaşı o günlerde başladı. Bizler de toplantı ve kuruluş ilanı ardından Lübnan’a, Filistin ve Lübnan halkının haklı direnişine katılmak üzere yola koyulduk. Zaten PKK ve THKP-C (Acilciler) başta olmak üzere birçok devrimci örgütün Lübnan’da Filistin örgütlerinde kampları bulunmaktaydı o dönem.

‘Müslüman Kardeşler Örgütü ile savaş ittifakı’

Bu süreçte Müslüman Kardeşler Örgütü Suriye halkına kan kusturuyordu. Başkan Öcalan’la bir araya gelerek bu savaşta Suriye yönetiminin yanında yer alma kararı verdik ve bu terör şebekelerine karşı eylemlere katılmaya başladık. Bu bir yandan iki örgütü iki lideri ve yönelimlerini önemli oranda gelecek süreçlere birlikte taşıyan ilk adım olarak tarihe geçti. Zira sonraki her eylemlilik sürecini birlikte omuzladık. Bu arada THKP-C (Acilciler) olarak, her tarafı kaynayan orta-doğuda ve ülkemizin ağır 12 Eylül faşist rejimi ortamında 1. Kongremizi yaptık. Bu ağır koşullarda 1.Kongremizi başarıyla tamamladık. Başkan Öcalan bu Kongremizde şeref misafiri olarak uzun bir konuşma yapmıştı.

-Yani ilk kez resmi olarak Genel sekreter oldunuz 1. Kongrenizde ?

Evet. 1. Kongremiz oy birliğiyle beni Genel Sekreterliğe şeçti.Zaten ikili MİT ajanlarının 19 Ağustos 1977 darbesine neden olmalarından itibaren fiilen örgütün başında olan ben bu kongrede resmiyet kazanmış oldum. Mihrac Ural olarak bu süreçte hep “Ali“ kod adını kullandım. Bu kod ad, Suriye’de öylece kaldı.  Ali Kayalı kod adı geleneksel illegal örgüt olmanın bir militanı olarak hep kod adlarıyla kendimi tanıttım ve yazılarıma bu imzayı attım.

-Bu alanın ilk elden en büyük avantajı ne oldu size ?

Ortadoğu alanı bizim için ülkeye kadro yetiştirme alanı görevi gördü. CEPHE merkez yayın organımız yayınını sürdürdü bölge yayınları da buna eklenerek mücadelenin her alanına her araçla ulaşmaya çalıştık. Tüm devrimci örgütlere, liderlerine, kadro ve militanlarına imkanlarımızı açarak paylaştık.

 

MUKAVEME SURİYYİ ÖRGÜTÜ

-Ve derken Suriye savaşı gelip kapıya dayandı…

Evet, Suriye iç savaşı gelip kapıya dayanınca, Türkiye’de Güney Bölgesi (Ak Deniz Bölgesi) çalışmalarının üzerinde yükseldiği 1930’lu yılların, aralarında babam şeyh Zeki el Kasım’ın (Ural) da liderleri arasında olduğu başkanlığını Zeki Arsuzi ‘nin yürüttüğü URUBA hareketi, Suriye’de siyasal ve askeri çalışmalarıyla yeniden ön plana geçti haliyle. Suriye iç savaşı başladığında bizde anavatanımızda direnme örgütü kurma kararı aldık.

-Böylelikle örgütünüzde isim değiştirdi…

Benim önderliğimde MUKAVEME SURİYYİ örgütü işte bu izler üzerinde kuruldu. Bu adım bizi tam anlamıyla bir Ortadoğu devrimci gücü halini getirdi. Mihrac Ural veya Ali Kayalı ilişkisi ve tarihi böylece şekillenmiş oldu. Bu iç içelik Suriye üzerine geliştirdiğimiz startejik okumaların yanısıra,  tarih, siyasal ve direnmeyi yaratan bir ülkenin kaderinin MUKAVEME SURİYYİ gücü ile izahını yapmaya çalıştık ve örgütümüzün teorik ve pratik temellerini atmış olduk.

-Siyasal direnme derken kastınız nedir, biraz daha açmak mümkün mü ?

Suriye tarihi bir direnme tarihidir. Roma istilacılarına, Bizans’a, hatta yayılmacı Emevilere, Haçlı istilacılarına Moğol barbarlıklarına, Selçuklu ve Osmanlı gaspçılarına, I. Dünya savaşının ardından Fransız emperyalistlerine oradan da bu güne kadar süren ABD- Siyonist Emperyalist planlara karşı direnişin tarihi Suriye tarihidir. Roma’ya karşı Tedmur İmparatoriçesi Zennubia’nın liderliği, Haçlı istilalarına karşı Selahiddin Eyubi’nin, Osmanlıya karşı Cemal Paşa el Seffahın (kıyıcı) Beyrut ve Şam’da idam ettiği Arap siyasi şahsiyet ve aydınların önderliğinde, Fransız işgalcilere karşı Liva İskenderun ve Antakya’da feylesof siyasal liderimiz Zeki Arsuzi önderliğinde, Suriye genelinde  Alevi lider Şeyh Salih el Ali, Kürd lider İbrahim Hanano, Sünni Arap liderYusuf el Azım, Dürzi lider Sultan Başa el Atraş önderliğinde direniş yükseltildi “Büyük Suriye Devrimi”, Suriye halkının tarihten gelen direnmesinin, tarihi boyunca istilaya uğrayan bu ülkenin geo-satratejik önemini yansıttığı kadar  direnmeyi tüm insanlığa öğreten bir vatan toprağı olduğunu göstermiştir. Son olarak Hafız Esad’la ayakları yere basan bir tarihtir. MUKAVEME SURİYYİ bu tarih okumaları üzerinde rolünü direnerek oynamıştır. Mihrac Ural ile Ali Kayalı ilişkisi deişte bu tarih tarafından bu süreçlerin bir ürünü olarak şekillenmiş olduğunu söylemek mümkündür..  

-Mukaveme Suriyyi’nin yapısını, nerede bulunduğu, sayısınıve amacını bize kısaca özetler misiniz?

MUKAVEME SURİYYİ, Suriye tarihinin tüm özelliklerini üzerinde taşıyan bir sivil askeri direniş örgütüdür. Suriye halkının bağrından doğmuş ve yine halka dayanarak  Cihatçı  terör şebekelerine karşı savaşmış ve zafer kazanmıştır.  

-Peki devletten bir yardım alıyor mu örgütünüz ?

Hayır devletten hiçbir yardım almayan sadece halk gücüne dayanan, nispeten klasik bir devrimci direniş örgütü olan Mukaveme Suriyyi bu savaşta kazandığı başarılar zaferler ve terörün Lazkiye kuzey kırsalına sızma girişimlerini engellemekle ün kazanmıştır. Kesap, 45. Km,  Katsal Maaf, Ravda  Meydan, Beyt Faris, Bassit yol ayrımı (Mafrak beyt el Hayek), Beyt Avan, Saraya, Rabia ve Slınfi’yı içeren merkezi konumlanışı yanı sıra, Suriye’nin 2600 sıcak noktasında militanlarıyla savaşa katılan bir harekettir. Suriye ordusunun öncülüğünde mücadelesini yürüten Mukaveme Suriyyi, Suriye etnik kültürel inançsal tüm mozaik dokusunu içinde taşıyan Laik bir örgüttür. Cenevre anlaşma ve ek protokollerine riayet eden, ölülerin cesedine dokunulmayacağı, esirlerin ilgili resmi makamlara teslimi, esirlere insanca muameleyi, okul hastane ibadet yerlerine doğaya asla zarar vermeyeceğini taahüt etmiş siyasal kültürel bilgilendirme çabalarıyla militanlarını bu yönde sürekli eğiten bir yapıya ve pratik olarak savaş sahasında bulunan bir örgüttür.

-Örgütün eğitim merkezleri, karargahları bulunuyor mu ?

Elbette. Binlerce askeri kadro yetiştirmiş olan Mukaveme Suriyyi militanları bu gün ülkenin her yerinde ve farklı askeri birimlerde öncü bir güç olarak yerini almaktalar. Suriye ordusunun birçok biriminde örgütün bu okullarında eğitimalmış komutanların yer aldığını söylemek abartılı olmayacaktır Mukaveme Suriyyi’nin bileşenleri içinde Arap, Kürd, Türkmen, Ermeni Asuri, Dürzi, İsmaililerin de yer aldığı bir yapıdır. Müslüman, Hıristiyan, Alevi, Sünni, Ortodoks katolikher boy ve soydan vatanseverin de vatan savunma kaygısıyla buluştuğu bir sivil askeri yapıdır. Gücünü ve imkanlarını bu halkın katkılarından alır hiçbir hal ve şart altında ne komşu ne de başka ülkelerin topraklarında hiçbir türden faaliyet göstermez.

‘Bağımsızlığımı ve vicdanımı korudukça, hiçbir kurumun beni yönlendirmesinden söz edilemez’.

 

-Peki dışarıdan bağışlar alıyor mu ?

Hayır. Dış bağışlara kapalıdır, bağış için herhangi bir oluşum kurmaz. Bağışı yapacak olanların bireysel başvurusunu esas alır, yani kişi kendi isteğiyle bağışını yapmak üzere gelip bunu sunmasını esas alır. Mukaveme Suriyyi,  “Sevabit el Vataniyi”  hareketi lideri Dr. Hüsamettin Halasi’nin de söylediği gibi  “Suriye tarihinin ilk ve tek sivil askeri hareketidir. Bu yanıyla yeni Suriye için de toplumsal etkinliklere ufuk açıcı bir katkıdır”

‘Başkan Öcalan’la birlikte Hafız Esad’la buluşmalarımız daha fazlaydı bence’.

-Sizin için geçmişten beri bazı çevereler, Suriye istihbaratına çalışıyor, Esed ile sürekli temas halinde deniliyor bu konuda neler diyeceksiniz?

Gelmiş geçmiş, adı öne çıkmış tüm devrimciler için aynı nakarat tekrar edilmiştir hep. Ciddiye almamak gerek ve ciddiye almıyorum zaten. Suriye anavatanım ve zorda. Bir vatandaş olarak anavatanımı korumak benim en onurlu çabamdır. Bu çabamı devletin tüm kurumlarıyla dirsek teması biçiminde bile olsa, sürdürmek koordine etmek kaçınılmazdır. Ancak bu kendi bağımsız kararımı kaybetmek anlamına kesinlikle gelmiyordur. Bağımsızlığımı ve vicdanımı korudukça hiçbir kurumun beni yönlendirmesinden söz edilemez. Zaten Suriye’de kalıcı olabilen Türkiyeli ve Kürdistanlı devrimci örgütlerin başında PKK ve bizlerin olması da istihbarat teşkilatları karşısında bağımsız kararımızı korumamızdan kaynaklıdır. Bu nedenle onlar bile bize saygınca yaklaşmak zorunda kalmışlardır.

-Sanırım bu tür taleplerle çokça karşı karşıya kalmışınızdır….

Siyasi mülteci olarak nereye giderseniz gidin, o ülkenin istihbaratı sizinle yakından ilgilenir olacaktır. Bu normal. Ama bu ilgiyi, denetim altına girmeye kadar götürenler sonuçta kukla olmak zorundadır. Önemli olan sınırları net,bağımsız kararını koruyarak var olmaktır. Biz bunu yaptık. İlkelerimize uymayanları reddettik ve kendimizi saygınca korumasını bildik. Kendimizi savaşın en karmaşık en çetin koşullarında bile koruduk. Muhabaratın işi olumsuzu bulmaktır. Bu açıdan hep takip ve denetimi yapar. Ancak siz üzerinde yaşadığınız topraklarda olumluluktan başka bir amacınız yok ise, bir süre sonra onlarda üzerinize gelmeyi sonlandırırlar. Böylece bağımsız kararınızı korumuş olursunuz. Aksi takdirde ya düşman olursunuz ya da kukla. Biz bu denklemi başarıyla çözdük ve mücadelemizi sürdürdük.

-Suriye’ye geldiğinizde gerçek isminizi kullanmamışsınızdır.Sizi kim olarak tanıyorlardı peki ?

Muhabarat benim gerçek adımı ancak 25 yıl sonra aramızdan çıkan bir muhbirin yazdığı ihbarla öğrendi. Ama bunun bir etkisi olmadı. Başkan Öcalan’da aynen öyleydi. Sayın Beşar Esad’la sık sık buluşuyor söylentileri bence biraz abartılı.Başkan Öcalan’la birlikte Hafız Esad’la buluşmalarımız daha fazlaydı bence. Ama bu ortak vatanda direnişçi güçler olarak aynı havayı tenefüs etmemiz anlamında ise hep omuz omuza birlikte olduğumuzu söylemem abartılı olmayacaktır.

-Suriye’de gelinen noktada nasıl bir sonuç olacak, tek parçalı Suriye mi yoksa Federasyon ve Otonom bölgelerden oluşmuş bir Suriye’mi olacak sizce?

Suriye tarihi boyunca, üzerinde yaşayan etnik ve inançsal halk kitlelerine ortak ve bütünsel olan bir vatandır. Bu nedenle kimi vatan hainleri olsa da tercih hep birlikten yana olmuştur. I. Dünya savaşı ardından bu vatanı parçalara ayırıp yönetmek için 5 devletçik kuran emperyalistlerin ısrarına rağmen halkların– inançların liderleri bir araya gelerek “Biz Suriyeliyiz bu vatan hepimizin ortak vatanıdır” diyerek birliği korumuştur. Bunun önünde engel gibi duran anti demokratik, egemen baskıcı milliyetçi güçler olsa da Suriye halkları kendi iradeleriyle bu bütünlüğü sağlayacak güçtedir.

Bunun en açık kanıtı en büyük ikinci etnik topluluk olan ülkenin üçte birini de askeri denetim altında tutan Kürdlerin bile tüm çağrıları Suriye’nin toprak bütünlüğü üzerine kurulu olmasıdır. Suriye, Türkiye adı gibi ırkçı bir ad değildir egemen ulus Arapların İslam’la karışık baskıcı hak tanımaz özelliklerine karşın bu topraklarda bölgenin diğer devletlerinde Kürdlere reva görülen ne bir kıyım ne de bir yıkım vuku bulmuştur. Bu ortak vatanda demografinin verili imkanları içinde Kürdlerin haklarını alarak yaşaması en kestirme en yakın ve en tercih edilendir.

‘Bölgemizde Kürdistan kurulana kadar gerçekçi bir barış olmayacaktır’.

-Suriye’nin Kürdlerle bir çatışması söz konusu olur mu?

Suriye’de gelişmelerin 8. yılında değişen haritaların bir araya getirdiyimiz de hiç kimsenin kazandığı alanın kalıcı olarak elinde kalmadığını görmek zor değil. Bir tek Suriye ordusunun ele geçirdiği alanlarda artık geri dönüşü olmayan bir ileri adım olarak belirdi. Bu anlamda Suriye toprak bütünlüğünü savunduğu iddiasında olanların hiç biri ele geçirdiği toprakları kendi yönetimi altında kalıcı olarak değerlendiremez. Zaten Kürd hareketi de özellikle Suriye toprak bütünlüğüne önem veren açıklamalardan sonra bunu kimsenin düşüneceğini sanmıyorum.

-Peki sizi bu açıklamalarınızdan dolayı milliyetçi Baas ırkçılığıyla suçluyanlar olacağından korkmuyormusunuz ?

Ben bu belirlemeleri yaparken kimse benim toprak sorununda Suriye’nin bütünselliği yönünde ilkel milliyetçi Baas’çı ırkçı bir zerre eğilim içinde olduğumu sanmasın ve hiç düşünmesin. Bu röportajı okuyan okuyucu bilmeli ki bölgemizde Kürdistan kurulana kadar gerçekçi bir barış olmayacaktır. Filistin davası bitse de bu gerçek böyledir. Kürdistan’ın kurulmasını herkesten çok ben istiyorum. Olumsuz sonuçlarını bile bile Barzanici algının dayandığı emperyalist siyonist  düzlem açık olmasına rağmen, çoğu Kürdün desteklemediği Kuzey Irak  Kürd ulusu referandumu için bizler “bu referandum Kürd halkının ana sütü gibi hakkıdır. Kürd halkı kendi kaderini tayin ederken kimse hiçbir müdahale hakkına sahip değildir” diyerek destekledik. Sonuç bu aşiret güruhunun elinde yıkıma, Kerkük sendromuna yol açmasına rağmen biz tutumumuzu ısrarla sürdürdük. Bu algılarımızla “bölge barışının olmazsa olmaz koşulu Kürd halkının direnişidir” dedik. Egemen ulusumuza karşı Kürd halkının haklarını kazanması için de elimizden gelen her çabayı gösteriyorum ve göstereceğim ve şimdiye kadar ne söylediysem arkasında her zaman durdum ve durmaya da devam edeceğim. Suriye’de diyalogla kazanılacak hakların ve ortak yaşamın yolları mutlaka bulunmalıdır derim.

‘8 yıldır iki güç ortak düşmana karşı kah omuz omuza, kah ayrı cephelerde savaşıp durdular’.

-Tam bu noktada, bölge devletleri tarihiyle Kürd ilişkisini yeniden hatırlatmak gerekmez mi ?

Evet tamda bu noktada değinmek istiyorum bu ilişkiye. Türkiye, İran ve Irak devletleri tarihin en kanlı kıyımlarını Kürdlere reva görmüşken, Suriye’de bu tür şeyler yaşanmamıştır. Osmanlı – Türkiye tarihi 29 Kürd halk ayaklanmasına şahittir. Bu ayaklanmaların tümü toplu katliam ve kıyımla ezilmiştir: Sonuncusu olan 1984 serhıldanı hala bitmeyen bir kanlı kıyım olarak sürmektedir. Binlerce şehit Kürd insanı, 17 000 faili meçhul cinayet bunu anlatmaya yeterlidir sanırım. Irak için Saddam zulmünü Halepçe’de olanlarla ifade edersek yeterlidir. İran’da da ha keza durum aynıdır. Bir tek Suriye’de bu tarih hiç kanlı olmamıştır. Kamışlı olayı 30 Kürdün katliyle noktalanmış bu hayasızlığı yapanlar ise Saddamcı yayılmacı ırkçı-milliyetçi Arap aşiretleridir. Suriye ordusu ve devleti araya girerek barışı sağlamıştır. Gerginlik devletle, orduyla Kürdler arasında hiç olmamıştır. Suriye laik bir devlettir ve uygarlıkların sentezidir. Bu topraklar üzerinde yaşayanlarla ilişkisi bölgenin barbarlarına hiç benzememiştir. Tarih budur derim.

-Savaşın patlak vermesiyle ilişkiler ne yöne yol almaya başladı ve ne yöne gidiyor sizce ?

Bu güne gelince kadar, son 8 yıldır iki güç ortak düşmana karşı kah omuz omuza, kah ayrı cephelerde savaşıp durdular. Otak tarihsel misyonları gereği de birbirleri arasındaki gerginlikleri anında diyalog yoluyla çözdüler. Eylül 2018’de 14 Suriye askerinin ölümüyle sonuçlanan olayda Suriye lideri Esad, “Kürd kardeşlerimizle diyaloğu esas alacağız” demiştir. Suriye ve Kürd düşmanı çevrelerin, “işte tamam oldu” diyerek ellerini ovuşturduğu, Kürdlerle Suriye yönetiminin her araçla kanlı bir kıyım sathı mayiline gireceğini sandığı bir anda, bu açıklama Suriye ve Kürd düşmanlarını yerinde çivilemeye yetmişti. Tarihin her kesitinde tüm gerginliklere rağmen Suriye yönetimi diyaloğu esas aldı. Bundan dolayı geçmişten bu güne ve yarına uzanan sıcak ilişki köprüleri barışçıl diyalogyolu yeni süreçte de sonuç alacak kudrettedir derim. Hiçbir güç bu iki dostu, bu iki tarihsel misyonu, ortak gücü kanlı bir çatışmaya yöneltemeyecektir. Bunun için zaman kaybı olmadan ortak bir payda da ilerlemek gerektiğini belirtirim. Bunu da yakın zamanda hepimiz göreceğiz.

-Kuzey Suriye’de bir Kürd bölgesi sizce nasıl şekillenir?  

Böylesi bir bölgenin oluşmasının zorlukları az değil. Haritayı açıp demografik okumalar yapacak olursak bunu görmek kolaydır. Efrin – Kobani  – Kamışlı birbirine coğrafi olarak bağlı değil. Üç ilçe ve arada birçok Arap yerleşim birimi ilçeler bulunmaktadır. Ortam o kadar iç içe ve karmaşık bir yapılanma içindedir ki Türkiye’deki gibi Kürd ili bütünlüğü bazı yerlerde yok. 10 km lik hat en çok yağmur alan sulak arazi hattıdır en verimli toprakların hattıdır. Bu hatta Kürdler yoğun olarak yaşarlar ama bölgeler birbirine bitişik değil. Ağırlıklı olarak Arap aşiretleri yer alır. Bu aşiretlerin bir kısmı 1958’de kurulan birleşik Arap devletleri kapsamında Mısırlıların “Arap Kemeri” diye dayattıkları bölgeyi Araplaştırma politikalarının ürünü olarak istila ettiler ve göçebe aşiretleri yerleştirdiler. Bu siyaset Baas rejimiyle birlikte geriledi ve Hafız Esad’la birlikte yürürlülükten kaldırıldı.

Bu günün verileri itibariyle durum budur. Dikkat edilirse bu bölgeleri bir yönetim altında toplamak için bile Arap aşiretlerine ihtiyaç duyulmaktadır. Bu ihtiyaç esas itibariyle verili demografik yapının dayattığı bir durum olarak gündeme geliyor. Bunun üzerine eklenen demokrasi ve özgürlük adımları daha anlamlı hale gelebiliyor. Ama bu gerçekler çok özgün bir Kürd bölgesinin oluşumu önünde de önemli bir engeldir.

Kürd bölgesinin sadece Kürdlerin ezici çoğunluğunca oluşturulma şansının olmaması, Saddamcı ırkçı-milliyetçi yayılmacı Arap aşiretlerine ne ad altında olursa olsun mahkum olmak Kürd bölgesi gibi  özgün bir bölgenin oluşması önünde hep engel olmuştur.

-Kırmızı çizgileri hangi renklere boyamak gerekli sizce,aklınızda bir renk varmı ?

Diyalogla Suriye toprak bütünlüğü içinde herkesin kabul edeceği bir yeniden yapılanmaya yönelmek gerek. Bu yönelimde kimsenin kırmızı çizgileri olmamalıdır. Ortak vatan algısı bunu gerektirir.  Kürdlerin kazanacakları haklar siyasi ihtiyaçları itibariyle bu bölge için anayasal kurumsal yasal gereklerin yapılması, önümüzdeki dönem demokratik Suriye anayasasınca çözülmeli ve bu sürece Kürdler önemle ve ağırlıkla katılmalıdır.

-Şu anda Türk ordusunun bulunduğu noktalarda kalma durumu nedir, örneğin Efrin’nin durumu ne olacak?

Hiçbir dış güç Suriye toprak bütünlüğünü zedeleyecek kalıcı  bir girişimde bulunamaz. Efrin tartışmasına yeniden burada dönmeyeceğim. Herkes Rusları günah keçisi yaptı. Bence bu biraz abartılı oldu ve çuvaldızı kendine batırmayanların ısrarla  yaptığı bir söylem oldu. Hepimizin hatası vardı. Hepimiz istisnasız; YPG son anda Suriye bayrağının  sınırlar da yükselmesine onay verdi ama  Efrin saldırıları yani “zeytin dalı operasyonu” başlamıştı. Rusların önerileri neydi saldırı başlamadan önce bunun belgeleri kanıtları  yakın zamanda ortaya çıkar. Benim bildiğim Rusların da  YPG’li arkadaşlara  Hemeymin havaalanında yaptığı öneriler var ama kabul görmedi. Suriye son anda  sivil güçlerden 400 militan gönderdi bunlarda ilk adımda ağır kayıplar verdiler. TSK’nın girdiği yerlerde 12 gözlem noktası denilen mevkilerde 1000 asker konuşlandırılması gerekirken  ( ASTANA) anlaşmalarında yer alan çatışmasızlık bölgelerindeki gözetleme  kuleleri) 11 000 asker ve tanklarla toplarla yer almanın amacı asla iyi niyet olamaz.

TSK sözde  buradaki terör şebekelerinin ağır silahlarını tasfiye edecek, sivillere zarar veren davranışlarını  bastıracaktı. Ama hiç birini yapmadı. Zaten 1683 II. Viyana kuşatmasından bu yana 300 yılda her savaşta başarısız olan ve gerileyen  Osmanlının yıkılışına kadar süren ve ondan sonra devletler arası savaş yüzü görmemiş bir ordu olan TSK’nin ÖSO gibi  mayın eşeklerine güvenmesi  ve onları öne sürmeleri bu bölgelerde kalıcı olmayı düşünmeleri durumlarını yeterince ortaya koyuyor. Bu bölgelerde neden terörün bastırılamadığını, ağır silahları çekilemediğini, söz dinlemez dış güç terör şebekelerinin halka zarar vermeye devam ettiğini ve TSK’nın hiçbir şey yapmadığını dünya alem görmüş oldu. Buna ek, İdlib ve Efrin’de zirai servetlerinin çalınması, tam bir sömürgeci yayılmacı algıyla TC’nin Suriye’de yer aldığını gösterir. Suriye halkı bunu adım adım izliyor ve nelerin nasıl olduğunu da iyi biliyor. İdlib hamlesini başlatma hazırlıkları sürdüren Suriye ordusunu sakin olmaya davet eden ve bir süre daha  beklenmesi gerektiğini sivil kıyım tehlikesi adı altında  engelleyen Rusya’da artık  bu işin öyle oyalamalarla süremeyeceğini anlamış durumdadır.

‘Erdoğan’ın “tampon bölge” talebi Moskova’nın kar yığınları altındaki topraklara gömülmüştür’.

-Peki Rusya’nın tavrı ne olacaktır,Suriye ne zamana kadar bekleyecektir ?

Erdoğan ve Putin buluşmasının özetle en önemli noktalar şunlardır. Erdoğan Moskova’ya bir kez daha koşarak gitti. Orada uzatmaları oynamak için uğraşıyor. Yapılan ortak basın toplantısında açıkça görülen o ki, Erdoğan “tampon bölge” talebini yenilemiş ama bu hayali, bu görüşme de Moskova’nın kar yığınları altındaki topraklara gömülmüştür.

İdlib konusunun etraflıca konuşulduğunu ifade eden iki taraf, Terörle bu alanda baş edilemediğini ifadelerinden anlamak zor değildi. Rusların Suriye bütünlüğü ve Suriye hükümetiyle daimi istişarelerine vurgu yapan Putin, bu alanlarda süren statünün bir süre daha devam edeceğini, güvenlik meselelerinin sabır gerektirdiğine vurgu yapmıştır.

“Son anda aklıma geldi” dediği, İngiltere Almanya ve Fransa’nın ortak zirvelerde alınan kararlara aykırı olarak BM Genel Sekreterine yazılı talimat göndererek “Dö Mestura’nın Suriye’yle ilgili hiçbir gelişme için olumlu bir yaklaşım ilan etmemesi” istenmiştir. Putin bu ikiyüzlülüğü şaşkınlıkla anlatıp tepkisini ortaya koymuştur. Bir Suriyeli olarak olayların içinde ve karar merkezinin içinde yer alan bir siyasi ve askeri kişilik olarak söyleyeceğim şudur: Erdoğan ve TSK Suriye topraklarında kalmayacaktır. Geldiği gibi gidecektir. Suriye hiçbir hal ve şartta bu gidiş için anlaşmaya oturmayacaktır kendi toprağını isteyecek ve alacaktır. Bunun maliyeti ne ise hepimiz ödemeye hazırız: Zaten son anda engellenen İdlib hamlesi bundan sonra her an yeniden başlayacaktır.

‘Bu cihatçılar İdlib’in derin kırsalının olduğu yörelerde varlıklarını sürdürmeye çalışıyorlar’.

-Suriye’deki cihatçı grupların durumu nedir,askeri ve sayısal olarak durumları tam olarak biliniyor mu tarafınızca?

Şu anda hepsi İdlib’de toplanmış durumda. Erdoğan’ın kullanımında onlarca irili ufaklı gruptan oluşan ÖSO adlı grup, diğer yandan HTŞ denilen El Kaideci Nursa şebekleri.Özellikle kendileri açısından önemli bir bataklık olan Suriye’nin derin kırsalının olduğu yörelerde varlıklarını sürdürmeye çalışıyorlar. Bu teröristlerin içinde Çeçenlerden Doğu Türkmenistan’a kadar uzanan envai çeşit etnik kökenli gruplar var, geldikleri ülkelere geri dönme şanslarının kalmadığını gördükçe ya da hiçbir ülkenin kabulünü almadıkça daha da ölümcüm birer militan haline gelmektedirler.

İdlib son inleri oldu, paylaşılmış alanların yeniden paylaşılmaya başlaması da bu tıkanmadan gelmektedir. Erdoğan ve MİT müsteşarı bu şebekelerle ping pong topu oynar gibi oynamakta, etnik kökeni Türkmen olan ya da onlara biat etmiş olan gruplar ÖSO adı altında toplanıp TSK denetiminde mayın eşeği olarak ileri sürülmektedir. Geri kalanları ya denetim altına alınamamakta yada Suudi etkisiyle bölgede terör üzerine terör estirmektedir.

-Bu cihatçılar Kürdlere karşıda kullanılmaktadır…

Türkiye bu teröristleri ülke içi sorunlarda da kullanmaktan çekinmemektedir. Kürd halkına karşı girişilen riskli operasyonlarda, ülke genelinde olası  kalkışmalarda  birer araç olarak SADAT ekibi denetiminde kullanılmak üzere de dizayn edilmektedir. Ancak terör çift ağızlı bir testeredir, sonuçta sahibini keseceği kesindir.

‘Bunlar çatışmalarda kaçmakla ünlendiler’.

-Türkiye’nin çok güvendiği ve beraber hareket ettiği ÖSO Türkiye geri çekilerse durumları ne olacak, sayıları tam olarak ne kadar bunların?

Yaklaşık 20’ye yakın irili ufaklı serseri gurubu teröristlerin bileşkesi olarak kırk kez yapıştırılıp yamalı bohça şeklinde ÖSO adı verilmiş ve her yere sürülmektedirler bunlar. Bunların önemli bir kısmı ‘Türkmen dağı’ kaçkınlarıdır. 19 Kasım 2015 / Perşembe günü Mukaveme Suriyyi güçleri başta olmak üzere Suriye ordusunun öncülüğünde başlayan “Türkmen dağı” bölgesini temizleme harekatı, bu serseri takımının Türkiye’ye kaçışı ve bölgenin özgürleşmesiyle noktalandı. Bunlara ilk olarak Halep şehrinin kurtarılması ardından özellikle kırsal alandan Türkiye akan Türkmen ve tutucu Arap teröristleri farklı isimler altında  üst bir çatıda birleştirilmeye çalışıldı. Ancak farklı çıkar çevrelerinin müdahalesiyle bir türlü tek merkezli, tek karar sahibi olamadılar. Birbirlerini yediler ve ilk çatışmalarda kaçmakla ünlendiler bunlar.

Sonraları MİT sürece müdahale ederek  çoğunluğu serseri terörist Türkmenlerden oluşan  bir ÖSO oluşturulmaya veadına da “Ceyş el Vatani” ( vatan ordusu) denilen bir ucube yaratıldı. Bunların tek görevi savaşın ön hatlarına sürülerek ya şehit ya gazi,yada nazi olup  TSK’ya kazanılan mevzileri teslim eder tavuk hırsızlığı dahil her türden cinayet fidye  kaçakçılık sahte para vb işlerin içinde debelenip dururlar.

Son halleriyle bu çapulca terör şebekeleri yarı askeri bir format içinde TSK’nın kuklası olarak işlev görmektedir. Savaşın tamamen bitimiyle birlikte Türkiye vatandaşı olacak bu güruh, sonuçta devletin sivil vurucu gücü olarak SADAT adlı teşkilatın bir uzantısı haline gelecektir.  Ancak 20 000’e yakın teröristin denetim altında kalması mümkün değildir. Bunlardan her çirkefi  para için yapacak irili ufaklı mafya çetelerinin çıkacağı açıktır. Bu nedenle  yeni planlar devreye geçirilecektir. O da Kürd halkının özgürlük ve demokrasi mücadelesini katletmek üzere  Korucu sistemine eklenerek  sürekli meşgul edilecekleri açıktır.

-Astana, Tahran ve Soçi görüşmeleri size göre sonuç verdi mi? Son tablo nedir kısaca özetler misiniz?

Bu görüşmeler birer halka olarak görev görürler. Suriye  barışı için . Birer birikim çabaları, öngörü ve önermeler için taslak anlamına gelirler. Soçi barış konferansında (29-30 Ocak 2018) ben de yer aldım. 1511 delegenin katıldığı uygarlık ve demokrasi sembolü bol tartışmalı bir konferanstı. Aldığımız kararlara da kimse müdahale etmedi, Suriyeliler olarak biz bize idik. En önemli kararımız her türden dış müdahalenin reddiydi. Yeni  ve demokratik anayasasın oluşturulması da bu konferansın ürünü olmuştu. Hala bu konferansın kararları tartışılmakta ve sizin sorduğunuz Erdoğan –  Putin Soçi görüşmeleri de bunun ışığı altında gerçekleşmiştir. Bu aynı zamanda Astana görüşmelerine de bir pusula olmuştur.

 

-Peki bu süreç nereye kadar devam edecektir veya ettirilecektir ?

Son tablo kimin meydanda ne kadar güçlü olduğu ve ne kadar askeri, fiili zafer kazandığıyla ilgili şekillenecektir. Bu süreç zaman zaman uzasa da, farklı çıkarlar dolaysıyla  kesin kararlar yerine uzatmalara gidilse de  Suriye halklarının zaferiile sonuçlanacaktır.

‘Suriye,Türkiye’ye el uzatmayacak yeni bir başlangıç yapmayacaktır.’

-Türkiye Esed ya da Şam yönetimiyle görüşmeler yapıyor mu? Ya da görüşme talepleri oldu mu konu hakkında bildikleriniz varmıdır?

Benim bildiğim ve sık sık basında çıkan yalanların zaman içinde unutulup gittiği gerçeğine bağlı olarak, Suriye devleti olarak Erdoğan var oldukça Türkiye’ye el uzatmayacak yeni bir başlangıç yapmayacaktır. Görüşecekler görüştüler diye yaygara çıkaranlar her zaman olacaktır. Türkiye’den “Şam’a bir heyet gidiyor” dediler yalan çıktı. “Tahranda görüşme yapıldı” dediler yalan çıktı. Hep yalan ve kurgu. Masa başında üretilen balon haberler bunlar.

-Bu konuda askeri yetkililer nasıl düşünüyorlar ?

Yüzlerce üst rütbeli generalle görüşmelerim var. Halkın genel kanaatleri ve Esad’ın duruşu Suriye’de akan her damla kanda parmak izi olan Erdoğan’la görüşülmeyeceğini göstergesidir bence. Durum bundan ibarettir.

-Peki Rusya böyle bir talepte bulunursa…

Rusların zorlaması ile olacak bir durum değil bence. Esadlar İsrail’le asla görüşmediler ama  doğrudan olmayan diyaloglar oldu. Bu Türkiye için de geçerlidir. Erdoğan oldukça işte Ruslar işte İranlılar bu görüşmeleri sürdürüp duruyorlar.

‘PKK’nin kıskıvrak yakaladığı MİT elemanlarının olayı henüz çok tazedir’.

-Reyhanlı saldırısında yer aldığı öne sürülen Yusuf Nazik’ in MİT tarafından alınıp Türkiye’ye getirildiği duyuruldu.. MİT’in bu operasyonu hakkında bilginiz var mı? Olayın aslı nedir? Nazik gerçekten kimdir?

MİT kendini olduğundan büyük göstermek için şaşkın söylemler ve girişimler altında varlık sürdürmeye çalışılıyor. PKK’nin kıskıvrak yakaladığı MİT elemanlarının olayı henüz çok tazedir. Yalan ve kurgu bu kurumun özelliğidir. Yusuf Nazik’in kaçırılışı olayında da yalana sarıldı. MİT hiç Lazkiye’ye gelmemişken bu iddia sırf kendi ajanlarına moral vermek için ortaya atmıştır.

Yusuf Nazik’i kaçıranlar Lazkiye’nin Kırdaha mafyasıdır. Başlarında kaçakçı ve kirli işlerin mimarı Şaliş mafyası bulunmaktadır. Bu şebekeler Türkiyeli kaçakçı C. Y ve Şaliş’in damadı olan oğulları S. MİT teklifi üzerine bu teklifi Şaliş gillere taşıdılar ve onlarda  Yusuf Nazik’i kaçırarak MİT’e yüklüce bir para karşılığında denizden teslim ettiler.Bütün hikaye bu.

-Şam yönetimi önümüzdeki süreçte Suriye için önerdiği bir model var mı,sizin kafanızda bir model var mı peki ?

Suriye, artık özgürlüklerin ve demokrasinin merkezi olmalıdır.Yeni anayasası buna uygun olmalı, kurumları da böylece yeniden şekillenmelidir. Bunun en anlamlı ifadesi Kürd halkının haklarının korunması ve  açıkça anayasada belirtilmesinden geçer. Çünkü 7000 yıllık tarihiyle bu ülke farklı etnik dokuların ülkesi olmakla  uygarlık beşiği olarak belirmiştir bu halkların bu ülkenin vatan haline gelmesinde verdikleri emek ancak  21. Yy yakışır bir özgürlükler ve hakları kapsayan demokratik bir anayasayla anlamlı hale gelebilir.

Bunun için her topluluk, her kesim istediğini önerebilmeli ve önerme ortak kararla hayata geçirilmelidir. Ben öneririm kendi dar alanımda da onaylatır ve herkes kabul eder mantığı, egemen ulusun baskıcı mantığıdır. Kararlar tüm vatan bileşkelerine aittir. Ama bu   hiçbir zaman verilmesi gereken hakların galebe adına yok sayılması anlamına gelmez. Suriye halkı bunun için uzun uzun düşünmeli ve öyle bir anayasa oluşturmalı ki kimse sıkıntı içinde olmamalıdır. Başkan Öcalan’ın ortak vatanda  “Demokratik Ulus” söyleminin bundan başka bir izahı ve ikamesi yoktur.

Tekrar edeyim bölge barışının kalıcı olması için Kürd halkının bin yıllardır özlemini sürdürdüğü ve bu gün için PKK önderliğinde gelişen akılcı hareketle bu özlemin gerçekleştirilmesi yani Kürdistan’ın kurulması zorunludur. Kürd halkının kararlarını sadece ve sadece Kürd halkı ve temsilcilerine aittir. Benim burada söyleyeceğim sadece yapıcı bir dost önermesidir.



Happy
Happy
0 %
Sad
Sad
0 %
Excited
Excited
0 %
Sleepy
Sleepy
0 %
Angry
Angry
0 %
Surprise
Surprise
0 %

Average Rating

5 Star
0%
4 Star
0%
3 Star
0%
2 Star
0%
1 Star
0%

Yorumunuz için teşekkür ediyoruz en kısa zamanda size cevap verilecektir selamlar .

%d blogcu bunu beğendi: