TÜRKİYE’NİN GİDİŞİ NEREYE ? / Teslim TÖRE YAZDI

Read Time:6 Minute, 35 Second

 

IMG_1691


Yazının başlığı bir okurumun benden istemiş olduğu yazının konusunu ifade eden başlık. Bu konuyu çok yazmıştım. Sadece şimdi değil, devletin iç savaşı zorladığı, faşist kafaların: Kürtlere ev vermeyin, kız vermeyin, onlarla komşu olmayın gibi utanmazca kışkırtıcılıkları yaptıkları dönemlerde de yazmıştım. Ama sevgili okuruma, bunları daha önce yazmıştım demedim, diyemedim. Çünkü konu çok hassas ve hassaslığına denk bir biçimde de her gün doku ve denge değişimi yaşıyor. O nedenle önceki yazıların bugünün dokuları ve dengelerini de ifade etmesi olanaksız. Söz konusu olguda geçmişteki doku ve dengeler değişmemiş olsa bile bu durumun önemi açısından geçmişin tekrarı pahasına olsa da mutlaka teyit edilmesi gerekir. Bu gereksinimler nedeniyle okuyucumu kırmadım, bu vesileyle konuyu tekrardan, bilimsel açıdan ele almayı doğru buldum.

Bilimde mutlaklık yoktur. Olguları analiz ederken: Tez, anti-tez ve sentez vardır. Önemli olan söz konusu tez ve sentezi doğru belirlemek, sentez işlemini, zaman ve zemini, olguyu oluşturan dokuları, dengeleri isabetli bir şekilde belirleyip ve konjonktüre denk bir şekilde yapabilmektir. Aksi halde bilimsellik adına yapılan belirleme sadece “ya tutarsa” gibisinden bir tahminden öteye geçemez. Özellikle toplumsal ilerleme sürecinin uğrak noktaları, kilometretaşları, karşılaşabileceği dokusal olgusal, bunların yaratabileceği dengeler bir kuyumcu terazisi ile ölçülerek sonuca varmadan isabet kaydetmek olanaksızdır. Bir ülkenin, bir toplumun geleceği ile ilgili tespitte bulunulurken kişinin bir kuyumcu terazisi kadar hassas olması gerekir. Değilse, savaşın gerekmediği, çözemediği ve çözemeyeceği sorunu savaşla çözmeye kalkmak, dolayısı ile tarihsel ve toplumsal önemini yitirdiği yerde savaşı, barışın nesnel koşullarının olmadığı yerde barışı savunmak ve hayata uyarlamak durumunda kalınır. Bu bağlamda bir ülkede iç savaşın çıkabilmesi için: Toplumsal ilerlemenin bütün yol ve yöntemlerinin tıkanması gerekir. Bu gerçekliği Lenin de defalarca belirtmiştir. Örneğin bir ülkede hile hurda ile de olsa bir seçim yapılabiliyorsa, çok partili sistem kör topal da olsa var ve işliyorsa, yani toplumun kendini yıldığı yönetimden kurtarma umudu tümü ile yok olmamışsa, toplumsal çelişkiler, devletle toplum arasında değil de toplumun kendi arasında ise, dış düşman güçler kışkırtıcılık yapmıyorsa, o ülkede iç savaş çıkmaz, çıkartılamaz.

Bunun en önemli örneğini 40 yıldır bizler Türkiye’de görerek yaşadık. Kürtlerle Türkleri savaştırmak için çok çaba gösterildi. Kürtlerin ekmeğinin, kebabının bile yenmemesinin propagandası yapıldı. Ama bir iç savaş çıkartılamadı. Çünkü Kürt Halkının kendi partisini kurması, ana dilini konuşması yasaklansa bile var olan partilerden birisine üye olma, seçimlere katılma, bu yolla bile olsa istediği hükümeti düşürme, dilediği partiyi iktidar yapma gibi bir toplumsal ilerleme olanağı bulunuyordu. Kürt Halkının kin ve düşmanlığı Türk Halkına değil, devlete idi. Kürt Halkı ile Türk Halkı kız alıp veriyordu yüz yıllar boyu. Kirve, akraba, hısım, musahip, sağdıç olmuşlardı. Alevi Türk, Alevi Kürt’le hısım, akraba, musahip, kirve olmakta daha istekli ve gönüllü olurken, Sünni Türk’le daha mesafeli kalıyordu, kalıyor. Bir Türk Sünni de bir Kürt Sünni ile aynı şeyleri olur, fakat bir Türk Alevi ile mesafeli kalıyor ve kalmaya devam ediyor. Bu sosyal olgular Kürt Halkı ile Türk Halkı arasında dünyanın hiçbir ülkesinde oluşmamış ve görülmemiş bir sosyolojik olgu oluşturmuştu.

Ayrıca Kürt ulusu; içinde Sorani, Gorani, Zazaki gibi farklı dilleri, Ezidilik gibi farklı dinleri barındıran demokratik bir ulus olduğu, şoven bir ideolojiye, modernize bir yapıya sahip olmadığı için başka uluslarla çatışmaya, savaşa değil, birlikte, bir arada yaşamaya yatkın bir ulustur. Kürt ulusunun yapısal olarak böyle bir ulus olması, çok partili ve -sahtekârlık yapılmış olsa da- seçimli siyasal ortam toplumsal ilerlemenin yolunu açık tuttuğu, belirtmiş olduğum sosyolojik olgunun halkları birbirine düşman değil dost yaptığı, emperyalistlerin ise Türkiye’de çok önemli yatırımları olduğu için, iç savaşı körüklemediği için bütün kışkırtmalara rağmen Türk Halkı ile Kürt Halkı arasında Yugoslavya ve Suriye gibi bir iç savaş çıkartılamadı. Bundan böyle çıkartılabilir mi? Bence HAYIR. Çıkartılamaz çünkü Kürtlerle Türklerin arasında yüz yıllardan beri oluşmuş olan sosyolojik yapı ve belitmiş olduğum olguların tümü her geçen gün güçlenerek devam ediyor. Şu durumda devletle PKK karşı karşıya kalmış durumda. Eskiden olduğu gibi Kürt Halkı büyük kitleler haline askerle gerillanın çatıştığı alanlara kadar gidip “canlı kalkan” olmuyor. Son günlerde PKK, AKP’nin K. Kürdistan’daki yöneticilerine yönelmiş durumda. Bunun bir iç savaşa büyümesi çok zor. Olsa olsa bir zamanlar olduğu gibi devletle işbirliği içinde olan bazı Kürt aşiretlerin devletle birlikte PKK’ye yönelmesi durumu doğar. Bütün bu nedenlerle Türkiye’de Türklerle Kürtler arasında bir iç savaş olasılığı son derece zayıf.

Bunun dışında, Alevi-Sünni çelişkisi var. Türkiye’de bir iç savaş çıksa çıksa Alevilerle Sünniler arasında çıkabilir. Çünkü bu iki toplum kesimi hem çok ezeli düşmanlar, hem de aralarındaki çelişki uzlaşmaz nitelikte bir çelişkidir. Ama Alevilerin hem örgütlenme, hem savaş sanatını öğrenme, hem de yapısı itibarı ile bir iç savaş çıkartma gücü yoktur. O nedenle Alevi tarihi; 1100’ler- 1200’lerde başlayan, günümüze kadar devam eden, adeta bir katliamlar tarihi gibidir. Hep düşmanları tarafından katledilmişlerdir. Bu katliam, Devri Erdoğan’da da devam ediyor. Belki bir Alevi katliamı daha yaşanır, ama buna rağmen Alevilerle Sünniler arasında bir iç savaş çıkma olasılığı yoktur. Sünniler hem devlet, hatta sadece devlet de değil, otokratik bir diktatörlük, despotluk, ceberrutluk yapısına sahip. Alevilerin bu insanlık dışı yapılanma karşısında bir iç savaş çıkartması olasılığı yok gibi. Sünnilerin kendi arasında bir iç savaş çıkartması düşünülemez. Var olan partilerin birbirine savaş ilan etmesi ise söz konusu olamaz. Emperyalist güçlerin de Türkiye’de bir iç savaşı körüklemesi mümkün değil. Değil çünkü Türkiye onların en önemli yatırım alanlarından birisi.

Piyasa ekonomisinin keyfine göre at oynattığı bir ülke durumunda Türkiye. Türkiye’de bir iç savaş, onlarca yılda yaratmış oldukları Türkiye pazarını kaybetmeleri anlamına gelecektir. Kendi ayaklarına sıkmaları demek olacaktır. Bu durumda bir iç savaşı körüklemeleri işlerine gelmez. Ancak savaş tekelleri bir iç savaş isteyebilirler, onlar da Türkiye’de eskisi kadar güçlü değiller. Peki yeniden güçlenemezler mi? Tabi ki güçlenebilirler, fakat fazla kolay değil. Neyse, buraya kadar belirtmiş olduğum verilere, onların yaratacağı tez, anti-tez ve oluşacak sentezlere göre Türkiye’de bir iç savaş, en azından şimdilik zor. İki süper gücün ya da onlardan birisinin müdahale edebileceği bir siyasi ortam ihtimali çok zayıf. Zayıf çünkü Türkiye; Yugoslavya, Suriye gibi paylaşılacak bir pazar alanı değil. Türkiye’nin pazar paylaşımı yapılış, taşınmış olan sanayi kendi pazar ilişkisini yaratmış, dışarıdan başka bir sermayenin gelip, paylaşılmış olan pazarı bozup kendine yani bir sömürü alanı açması olanaksız hale gelmiştir. Bütün bu nedenlerle Türkiye’nin sorununu çözecek olan faktörler ne iç savaş, ne bir dış müdahale ve ne de bölge savaşının yapacağı sıçrama değil, Türkiye’nin HAYIR temelinde gelişen iç dinamizminin dış dinamizmle belli bir uyum sağlayarak oluşturacağı güçtür.

Türkiye kendi sorunlarını çözecek dinamizme sahip olduğunu: Gezi eylemi, 7 Haziran seçimi, 16 Nisan HAYIR’ı ve “adalet” yürüyüşüne vermiş olduğu tepki ile net olarak göstermiştir. Evet, Türkiye’de korkunç bir toplumsal çürüme yaşanıyor. Kadınlara, çocuklara yapılan taciz, tecavüz, yaşanmakta olan korkunç katliamlar, işlenen cinayetler toplumsal çürümüşlüğün nasıl dibe vurduğunu net olarak gösteriyor. Ama buna karşın, zıtların birliği yasası gereği göle atılmış taş misali HAYIR ve HAYIR’ın etrafında gelişen, geliştikçe de büyüyen toplumsal dalga da yaşanmakta olan toplumsal çürümeyi aşan ve ondan daha hızlı olarak kartopu gibi büyüyen bir toplumsal diriliş yaşanıyor. Toplumun çürüyen kesiminde, Erdoğan’ın deyimi ile “metal yorgunluğu” yaşanırken, çürümenin karşıtı olarak gelişmekte olan toplumsal kesimde, devletin toplumun çürüyen kesiminden gübre yığmak dahil, gelen bütün baskı ve zora rağmen müthiş bir direniş, dirilik, dinamiklik, canlılık, cüret ve cesaretin çığ gibi geliştiği, çıplak gözle bile görülecek kadar somutlaşıyor.

Türkiye toplumu Kürt dinamizminin önemli katkısı ile karşıtların birliği yasasının kendine denk bir şekilde işlediği ve toplumsal ilerlemesine ışık tuttuğu bir süreci yaşıyor. Tabi ki Türkiye zor bir dönemden geçiyor. Çok kötü şeyler yaşıyor, büyük toplumsal yaralar alıyor, ama her şeye rağmen kendi yarasına em olacak, sorunlarına deva ürettiği bir süreçte ilerliyor. Evet, Erdoğan Türkiye’yi böldü, ama kendi çıkarına olacak yerden değil, tersine, aleyhine olacak yerden böldü. Bölünen kesimlerden birisi yaşamakta olduğu “metal yorgunluğu”, yani çürümüşlükle tarihin çöplüğüne doğru yol alırken, diri kesimi son derece dinamik bir şekilde geleceği örüyor.

Sevgili okurlarım için buraya kadar bilimsel yöntemle, gerçek olgulara dayanarak yapmaya çalıştığım verisel tezler, onlara denk sentezlerle vardığım sonuç: “Türkiye’nin gidişinin” kötüye değil, iyiye doğru olacağını, kötüye gidenin ise Erdoğan ve çürütmüş olduğu yandaşları yönünde olduğu şeklindedir. Kuşkusuz bu kavgasız, kansız da olmayacaktır.

Teslim TÖRETeletex News24
3 Temmuz 2017


 

Happy
Happy
0 %
Sad
Sad
0 %
Excited
Excited
0 %
Sleepy
Sleepy
0 %
Angry
Angry
0 %
Surprise
Surprise
0 %

Average Rating

5 Star
0%
4 Star
0%
3 Star
0%
2 Star
0%
1 Star
0%

Yorumunuz için teşekkür ediyoruz en kısa zamanda size cevap verilecektir selamlar .

%d blogcu bunu beğendi: