Türk Usulü Başkanlık Sistemi Ve Otoriter Hegemonya Fetişizmi /Ahmet Doğançayır

Read Time:19 Minute, 25 Second

2012 ilkbaharında Tayyip Erdoğan’ın başkanlık sistemini yeniden gündeme getirmesi, zaman, zaman yaptığı gibi gündemi değiştirmek amacıyla sınırlı olmayan, tarihsel kökleri olan bir siyasal projenin ifadesi olarak ortaya çıkıyor.

img_2058

Öneriyi tasarlayıp hazırlayanların ve başta Tayyip Erdoğan’ın kendisinin bunu ‘Türk usulü başkanlık sistemi’ olarak adlandırması, bu usulün tarihi köklerine bakıldığında yeni bir şeflik rejimi olarak tanımlamayı mümkün kılıyor. Bu tanımlamanın yakın tarihin Milli şef dönemine göre yeni olan kısmı yeni şefin halk oylaması ile beş yıllığına ve sadece iki defa seçilebilecek olması. AKP önerisi bu haliyle olağanüstü güçlü ve otoriter merkeziyetçi bir başkanlık sistemi tarif ediyor. AKP bir merkezde yoğunlaşmış iktidara basit çoğunluklarla erişmeyi ve bu şekilde tüm topluma ayar vermeyi amaçlamaktadır. Sürekli mağduru olduğunu söylediği kutuplaşmayı gezi eylemlerinin öncesinde ve sonrasında ısrarlı ve hevesli bir şekilde sürdürmesi ‘Hâkim Millet’ olarak tanımladığı bu basit çoğunlukla Başkanlık sistemi sayesinde bir merkezde yoğunlaştırılmış iktidara ulaşma stratejisinin yansıması olarak değerlendirilmelidir. AKP’nin yeni siyasetinin devleti tarafsız kılma, toplumsal kutuplaşmayı aşma ve özgürleşmeyi gerçekleştirme gibi hedefleri yoktur. AKP o otantik olduğunu iddia ettiği kimliği yüceltmek, yükseltmek Türkiye de sembolik değerler hiyerarşisini yeniden kurmak istemektedir. Başbakanın şu son bir iki ay içinde büyük gürültü kopartan, tartışma yaratan icraatlarını bir bütün olarak ele alırsak bunları kısa vadeli yerel, cumhurbaşkanlığı ve genel seçimler, ya da daha uzun vadeli bir hedefin (yani Erdoğan’ın Cumhurbaşkanlığı- Başkanlığı) gözetilerek belirlenmiş bir stratejinin adımları olarak yorumlayıp anlamlandırmak gerekir.

 

AKP/ Erdoğan iktidarının Orta doğu politikası ile doğrudan ilişkilendirilecek bir girişimi olan Mesut Barzani ile Diyarbakır buluşması hiç şüphesiz yukarıda bahsettiğimiz, hayli geçerli bir mantığa ve hesaba dayalıdır. Erdoğan bunu yapmakla Türkiye’nin sadece ‘’Kürt sorununun’’ çevresinde değil, tam içinde yer alacağını resmen ilan etmiş, Diyarbakır da konuşturmakla Barzani ve partisinin Türkiye de ‘’Kürt sorununa’’ ilişkin siyaset zeminin de doğrudan taraf olacakları gerçeğini tanımıştır. Erdoğan Barzani buluşmasının Irak Kürdistan petrollerinin Türkiye üzerinden ihracını sağlayacak anlaşmanın açıklanmasına denk getirilmesi, sağlanacak parasal kaynağın büyüklüğünün servis edilmesi dini ve milli hassasiyetler kadar ekonomik çıkarlarının ve onların dengede durması hassasiyetlerine sahip kesimlere yönelik bir ayarlamayı ifade ediyordu. Bu buluşmayla KDP yi ‘’kardeş’’ ilan eden AKP lideri onunla Kürt toplumu içindeki siyasal süreçlere müdahale konusunda ittifak içinde olunacağını da belirtmiş oldu. Bu ittifak bu seçimde muhafazakâr temel üzerinde PKK-BDP cephesini fazla geriletemese de bazı ‘’anlamlı, kısmi’’ zaferler kazanarak Kürdistan coğrafyasında hegemonyacı güç haline gelmenin ilk aşamasını geçmenin hesabı içindedir. Erdoğan/AKP, KDP in Türkiye Kürtleri nezdinde zaten var olan itibarını daha da yükseltmesiyle bölgedeki seçimlerden kayda değer bir oy artışıyla çıkabileceği intibanı verirse bu girişimin ona Türkiye genelinde oy artışı getirebileceği hesabını yapıyor.

 

Dershaneleri, özellikle de ‘’cemaatin’’ denetimindeki dershanelerin kapatma kararlılığını da aynı doğrultuda yani muhafazakâr otoriter yönelimi ve kendi müdahale gücünü sınırsızlaştırma güdüsüyle yapılmış hamlelerden biri olarak değerlendirmek gerekir. Dershanelerin, kendisi bir kanser olan eğitim öğrenim sisteminin urları olduğuna itiraz edilemez. Bu kanserin tedavi edileceğine ilişkin hiçbir kanıt ve inandırıcılık vasfı taşımayan Erdoğan/AKP hükümetinin ve özelikle Başbakanın sebebe değil de sonuçlardan birini hedef alan saldırısı yıllardır süren güç çatışmasını açığa çıkardı. Yeni sürecin tam da seçimler arifesinde ve Erdoğan inisiyatifiyle başlatılması, bahsettiğimiz otoriter arzu ışığında bir gerçekliği olduğunu gösteriyor. Erdoğan yıllardır genişlettiği ve derinleştirdiği otoriterlik alanında küçük ama yararlı odak olma özelliği gösteren ‘’cemaatin’’, kendi otorite akışına ket vuran, kimi zaman da kısa devreler yaptırabilen varlığına artık izin vermemek için belli bir oy kaybı bedelini ödemenin göze alındığını gösteriyor.

 

Güçlü icraat, otoriter devlet fikri AKP’nin icadı mı?

 

Olağanüstü yetkilerle donatılmış güçlü icraat fikri aslında sadece AKP ye özgü bir düşünce değil. Türkiye de ‘’güçlü devlet’’ hedefi siyasal yelpazenin farklı kanatlarında yer alan otoriter-bürokrat düşüncenin temel yönlendiricisi olurken, muhafazakâr siyasal akımların 1961 anayasasından beri savundukları temel ilke ‘’güçlü yönetim’’ oldu. Siyasal istikrarın ve istikrarlı büyümenin temel kaynağının, yasamayı ve yargıyı kısıtlayan, denetiminden tümüyle kurtulmuş bir yürütme ve onu yönetecek başkan olacağı iddiasını Türkiye de ilk kez AKP dile getirmiyor. Başkanlık sistemini önermek ve desteklemenin sadece konjonktüre ve kişiye bağlı olmayan gerekçelerin ve bunun aydınlattığı iktidar tasarımlarının olduğunu görmek gerekiyor. Kapitalist toplumlarda devlet büyük ölçüde değişime uğruyor. Otoriter devlet de bu dönüşümde genel eğilime işaret ediyor. Ekonomik ve toplumsal yaşamın tüm alanlarının devlet tarafından hızla kapılıp, siyasi demokrasinin kurumlarındaki belli bir çöküşe ve ‘’biçimsel’’ denilen özgürlüklere getirilen ve gerçeklikleri şimdi keşfedilen katı ve türlü biçimlerdeki kısıtlamalarla kendini gösteriyor. Bu değişimlerden bazıları uzun zamandan beri iş başında olmakla birlikte günümüz devleti daha önceki devlet biçimlerine göre gerçek bir dönemeci ifade etmektedir. Bu dönüşümler kapitalizmin uluslararası yeniden üretimi içindeki yeni evresinden kaynaklandığı için kapitalist ülkelerin tamamını ilgilendirmektedir. Otoriter devletçilik emperyalizmin ve tekelci kapitalizmin mevcut evresine tekabül ettiği için basit bir yüzeysel görüntü değil. Bugün kendini gösterdiği ve yeniden ürediği biçimiyle kapitalist düzende belli bir siyasi ve temsile dayalı demokrasi formunun artık rafa kaldırıldığından bahsetmek mümkündür. Otoriter devlet siyasi bunalımı ve devletin bunalımını karşılamaktadır. Aynı zamanda kendi bunalımı da dâhil olmak üzere ortaya çıkan bunalım öğelerine de verilen bir cevaptır.

 

Dünya çapında yaşanan ekonomik bunalım, geçici bir bunalım olmayıp, bazı yönleriyle yapısal bunalım olsa da, bunu bir ‘’genel bunalım’’ olarak düşünmek ve kapitalizmin mevcut evresinin tamamına taşımak yanlış olur. Üstelik az ya da çok bütün kapitalist ülkeleri etkileyen bu bunalımın zorunlu olarak gerçek bir siyasi bunalıma ve fazladan devlet bunalımına dönüştüğünü düşünmek doğru değildir. Siyasi bunalım hiçbir zaman ekonomik bunalıma indirgenemediği gibi, devlet bunalımı da siyasi bunalıma indirgenemez. Hatta kapitalist devlet öylesine yapılandırılmıştır ki siyasi bunalımları gerçek devlet bunalımlarına yol açmaksızın sonlandırabilir. Dolayısıyla kapitalizmin belli bir evresine tekabül eden bugünkü devleti genel bir biçimde bunalım devleti veya bunalım halinde bir devlet olarak nitelemek mümkün değildir. Siyasi bunalım sakin bir ortamda aniden ortaya çıkan bir şey olmadığı için bunu ortaya çıkaran nedenlere bakmak gerekir. Aslında bu öğeler gerçek bir bunalıma karşı kapitalist siyasi biçimlerin yeniden üretiminde sürekli olarak mevcuttur. Yaşanan evrenin tamamı kapitalizmin bunalımıyla eklemlenen bunalım öğelerinin yoğunlaşmasıyla belirginleşmektedir. Dolayısıyla bugün otoriter devletçilik devletin karşı durmak üzere önlemler aldığı bir bunalıma verdiği sıradan bir cevap değil, üretilmesine katkıda bulunduğu bir bunalıma verdiği cevaptır.

 

Türkiye de bu iktidar tasarımı DP’nin, Süleyman Demirel AP’sinin, MHP’nin MNP/MSP/Refah hareketinin de rejim idealidir. 27Mayıs’ın kısmen ilkesel, daha çok tepkisel nedenlerle uygulamaya soktuğu kuvvetler ayrılığı kurumlarına muhafazakâr sağ siyasal hareketler hep karşı oldu. Bu hareketler kuvvetler ayrılığını, gücünü parlamentodan alan hükümetlere karşı asker-sivil bürokrasinin yetkisini kullanma imkânı verecek biçimde kurumsallaştırılmasına destek verdiler. Kuvvetler ayrılığı, parlamento gibi kavramları büyük ölçüde kâğıt üstünde kabul eden, uygulama da ise Anayasaya başkanlık rejimini getiren 12 Eylül rejimi Türkiye sağ muhafazakâr siyasal dünyasında olumlu yankı buldu.

 

Önce Özal, sonraki yıllarda Demirel tarafından da dile getirilen ve bugün AKP’nin gündeme taşıdığı halkoyuyla seçilmiş Türk usulü güçlendirilmiş başkanlık sistemi önerisini Türk sağ siyasal düşünüşündeki bu tarihsel mirastan hareketle değerlendirmek gerekiyor. 12 Eylül Rejimi amacını ‘İstikrar, yürütmenin üstünlüğü, güçlü hükümet’ üçlüsünü hızla gerçekleştirmek ve kalıcı kılmak olarak tanımlıyordu. 12 Eylül’ün siyasi partiler yasasından seçim sistemine kadar siyasal yaşama merkezden biçim verme amacı taşıyan siyasal mühendisliği, 2002 de oyların üçte birini ama meclisin üçte iki çoğunluğunu kazanan AKP tarafından mükemmel bir biçimde kullanıldı. Bu anlamda Tayyip Erdoğan ve AKP’nin başkanlık rejimi arzularının içinden geldikleri rejim açısından bir süreklilik taşıdığı söylenebilir. Başkanlık rejimi, istikrar ve güçlü yönetim çerçevesinde siyaset/hizmet birlikteliğini ön plana çıkaran Türk sağ siyaset geleneğinin bir uzantısı olan AKP’nin ufkunda doğal olarak yer alıyor. Türkiye toplumsal yapısında belirli bir yer işgal eden otoriter karizma bağımlılığı ve sağ siyasette özellikle bunu tamamlayan ataerkil siyaset anlayışı, tek adam/tek şef merkezli bir siyasal yapılanmanın koşullarını doğal olarak ortaya çıkarıyor ve tek adam merkezli rejim beklentisini güçlendiriyor.

 

Devletin bugün uğradığı değişimler ve başkanlık sistemi önerisi başat durumda devlet partisi olan egemen bir kitle partisinin varlığını ve özel rolünü gerekli kılıyor. İki partili durumlarda birbiri ardınca bu partilerden birine ya da ötekine düşecek roldür bu. İdare toplumsal sınıfların ve hegemonyanın siyasi örgütleme rolünü tekelleştirme eğilimindedir ve bu da iktidar partilerinin, ‘’sosyal demokrat’’ partiler de dâhil olmak üzere dönüşümüyle at başı ilerleyecektir. Bu partiler bundan böyle yürütme gücünün kararları için birer aktarım kayışı olacaktır. Süreç yürütme erkinin hâkimiyeti altında ki plebisitçi ve düpedüz kullanılabilir devrelere doğru yer değiştirmektedir. İdarenin demokratik bir çerçeve içinde tekelci sermayenin hegemonyası altında burjuvazinin tamamının gerçek siyasi partisi olarak değişim göstermesi kendiliğinden mümkün olmaz ve bir takım sınırlara takılır. İşte egemen bir devlet partisi zorunluluğu böylece ortaya çıkar ve bu parti bürokratik kararları tabana aktarım kayışı görevlerinin dışında fazladan bir görev daha üstlenir. Devlet idaresini birleştirmek, idarenin farklı kolları ve alt aygıtları arasındaki uyumu hem yatay hem de dikey olarak ilerletmek, yürütme gücünün üst yöneticilerine sadakati kanıtlamak. Bundan böyle yalnızca idarenin yerine getireceği siyasi görevler için bu partinin kendisinin de yürütme erkinin zirveleri(Cumhurbaşkanı, Başbakan) tarafından denetlenmesi gerekir. Bunların partinin yöneticisi olmaları denetimi daha da kolaylaştıracaktır. Bu partinin kendisi devlet teşkilatında siyasileşmeyi artıran bir etken olacaktır. Bu nedenle AKP’nin önerdiği başkanlık sistemi taslağı sadece başkanın değil, başkanın başında olmaya devam edeceği partisinin yönetimine tam hâkimiyeti öngörüyor. Türkiye de sağ siyasetin başkan ve partisi etrafında kalıcı bir biçimde toparlanması ve bu şekilde bir hegemonya kurulması projenin ana amacı olarak görülüyor. Önerinin sadece kişiye özel ve kısa vadeli taktik nedenlerle sınırlı olmasının ötesinde uzun vadeli yapılanma boyutu var. Bunun zemininin oluşturulması için AKP, 12 Eylül 2010 Anayasa değişikliği Referandumundan sonra siyasetini sert kutuplaştırma düzlemine çekti. Türkiye tarihinde ilk kez bir Cumhurbaşkanının halk tarafından seçilecek olması ‘kendi milletini’ olgunlaştırma, hazırlama açısından bunu bir zorunluluk olarak görüyor. ‘’Çoğunluk yönetimi’’ üzerinden şekillendirilen siyaseti ona hem ideolojik kutuplaştırma, hem de faydacı yönetim imkânları sağlıyor. Egemen parti idarenin yüksek mevkilerini ele geçirmekte, piyonlarını buraya itmekte, kumanda görevlerini kendi yandaşları için tekeli altına almakta, kendisine kafa tutanları dışlamakta veya kızağa çekmekte, memur kesimindeki geleneksel aşama düzenini bozmakta, devlet kurumlarını en iyi etkileyecek biçimde saptırmaktadır. Bu gelişme kendi saflarından seçilmiş milletvekillerinin sıfatlarına dayanarak değil, partinin yönetimini elinde tutanların denetiminde gerçekleşmektedir. İdarenin doğrudan siyasallaşması nedeniyle egemen devlet partisinin adamlarını devlet teşkilatına yönlendirmesi ölçüsünde devlet memurları ve bürokrasinin de devlet partisi ile bütünleşmesi söz konusu olmaktadır.

 

AKP İslami muhafazakârlığa ve milliyetçiliğe atıfta bulunmayan hiçbir adayın Cumhurbaşkanlığı seçiminde şansı olmadığını en çabuk fark eden parti durumunda. Tam da bu nedenle çatışma ve kutuplaştırma siyasetini hem milliyetçi ve muhafazakâr sağ seçmen kitlesini yanına çekebilmek, hem de Cumhurbaşkanı seçilmek için en önemli yollardan biri haline getiriyor. Bu yeni yönelimle, Cumhurbaşkanına bugüne kadar atfedilen partiler üstü olma, tarafsızlık vb. tanımlamaların bir tarafa itildiği aksine cumhurbaşkanının bir siyasi partiye bağlı kişi olarak tanımlandığı görülüyor. Böylece parlamentoda partiler arası pazarlıklar yoluyla gerçekleşen cumhurbaşkanı seçiminden, ‘’çoğunluk oyuyla’’ yetkilendirilmiş ve başkanlık sistemi ile yetkileri daha da arttırılacak bir sisteme doğru gidişin yolu açılıyor.

 

Otoriter devletçilik ‘’her derde deva’’ mı?

 

AKP’nin Türkiye toplumunu ‘’sayısal çoğunluklara’’ dayanarak yeniden yapılandırma çalışması, sadık çoğunluk veya kendi milleti için ‘inayet’, muhalif kesimler için ‘lütuf’ siyasetini öne çıkarıyor. ‘’ Milli çoğunluğunun’’ sayısal üstünlüğü ve haklılığı üzerinden yapılan yatırım, kendisinden olmayanı ikinci sınıf vatandaş haline sokma ve yaşam tarzına uygun olmayanı dışlama siyaseti üzerinden yürütülüyor. Milli kutsal çoğunluk üzerinden siyasetini kuran bu muhafazakâr akıl, zımmi olmanın yeniden tanımlandığı yeni bir siyasal hakikat ve yeni bir siyasi terbiye rejimi tasarlıyor. İslamcı-Milliyetçi muhafazakârlık ‘kendi milletinin’ üzerinde yükseleceği yeni bir millet sistemi inşa ediyor. Erdoğan/AKP artık mutlak çoğunluğa dayalı iktidarı arzuluyor. Başkanlık sistemi sürecinde ‘’asabi karizmatik liderinin’’ cazibesini, iletişim ve açıklık ahlâkının karşısına koyuyor. Süreci faydacı taktiksel pazarlıklarla ilerletmeye çalışıyor. Çoğu zaman içerik biçim, anlam ve söylem, strateji ve taktik birbirinden uzaklaşıyor. Ancak radikal ve öze yönelik söyleminden bir şey kaybetmiyor.

 

Ancak Erdoğan/AKP denetimindeki Devletin bunalımları önlemek üzere devreye soktuğu her karşı eğilim, yeni bir bunalımın etmeni haline geliyor. İktidar bloğu içindeki çelişkilerin yaşanılan evreye özgü olarak yoğunlaşması, bu bloğun birleştirilmesi ve hegemonyanın yeniden üretilmesi için devletin siyasi yükümlülüğünü genişletmesini gerektiriyor. Oysa devletin bugünkü ekonomik eylemleri yoğun bir biçimde bazı sermaye kesimlerinin ya da bireysel sermayelerin kesin ekonomik çıkarları lehine ve başkalarının aleyhine işlemektedir. Devletin ekonomik çelişkilerin içine bu doğrudan ve deprem etkisi yaratan müdahalesi iktidar bloğundaki çatlakları derinleştirmekten başka bir şey yapmamaktadır. Üstelik bu çatlaklara siyasi bir nitelik kazandırmakta ve doğrudan siyasi bir bunalım nedeni haline getirerek burjuvazinin hegemonyası ve genel çıkarına devlet tarafından getirilen düzeni durmadan sorgulanır kılmaktadır. Devletin eskiden marjinal konumda oldukları halde sermayenin yeniden üretimi ve temerküzü çerçevesinde genişleyerek bütünleşen bir dizi alanda (şehircilik, taşıma, sağlık, çevre vb.) müdahalesi halk kitlelerinin bu alanlardaki mücadelelerinin büyük ölçüde siyasileşmesine yol açmaktadır. Devletin müdahalelerinin sermayenin çıkarlarıyla olan ilişkileri belirginleşmekte ve devlet halk kitlelerinin nezdinde muazzam bir meşruiyet erozyonuna uğramaktadır. Bugün otoriter devletçilik aynı zamanda kerim devlet ya da refah devleti hayalinin yıkıntıları üzerinde yükselen bir gerçektir. Sanki her şey bunalımların etkilerinin üstesinden gelemeyen bir devletten de fazla olarak, etkilerinin üstesinden gelemediği tırmanan bunalımları daha da yükseltmeyi bizzat üstlenen bir devlet karşısındaymışız gibi cereyan etmektedir.

 

Otoriter devletçilik yürütme erkinin üst makamları tarafından yüksek idareye el konulması ve yürütmenin idare üzerinde artan siyasi denetimiyle belirginleşir. Aslında bu sonuç olarak burjuvazinin iktidarının artan bir biçimde yoğunlaşması ve merkezileşmesidir. Çünkü devleti elinde tutan ekonomik aygıt içinde olduğu gibi tekelci sermayedir. Erdoğan/AKP hükümetin de şekillenen iktidarın yürütmenin en yüksek şefinde kişiselleştirilmesi eğilimi yani kişiselleştirilmiş başkanlık sistemini açıklayan şey de budur. Ancak bu bir dolu anayasal-hukuki çözümlemelere karşı iktidarın bir tür Bonapartistleşmesine yani hükümet ve idareye özgü güç merkezleri aleyhine iktidarın tek kişi tarafından kullanılmasına tekabül etmez. Anayasal metinler yürütme erkinin başındaki kişiye olağanüstü yetkiler tanısalar bile, dediğim dedik güç lehine tüm iktidarın silinmesi anlamına gelmemektedir. Kişiselleştirilmiş başkanlık sistemi iktidarın çeşitli idari odak ve kanallarının tek bir noktada, tek bir kişide toplanmasından çok bunların iktidarın tepesine doğru yöneltilmesi biçiminde işlemekte ve idari düzeneğin mevcut siyasi rolüne uygun düşmektedir. Yürütme erkinin en yüksek yöneticisi aynı zamanda geçmişte olduğundan daha çok bu idari düzeneğin rehinesi durumundadır. Çünkü ona bu baskın rolü veren de geniş ölçüde bu idari düzenektir. Devletin bugünkü yoğunlaşması-merkezileşmesi açıkça tekelci sermayenin hegemonyasına tekabül etse de, bu süreç çok karmaşık bir tarzda gerçekleşmektedir. Tekelci sermaye ve sermayenin öteki kesimleri arasındaki ve iktidar bloku ile halk kitleleri arasındaki çelişkiler devletin bağrına kadar uzar, onun merkezinde ve doruklarında dile gelir. Bu çelişkiler yürütme erkinin en yüksek yöneticisinin temsil ettiği noktasını da ister istemez etkiler. Başkanda yaşanan duraksamalar, kararsızlıklar ya da beceriksizlikler kişinin psikolojisinden değil, bu konumlanıştan kaynaklanmaktadır. Sonuç olarak otoriter devletçilik demokrasideki çok büyük değişime tekabül etmektedir. Bu dönüşüm kitlelerin siyasi karar merkezlerinden hızla dışlanmasında, devletin toplumsal yaşamın bütününü istila ettiği bir durumda devlet aygıtları ve yurttaşların ayrılmasında ve aralarındaki büyüyen mesafede, devletin erişilmemiş bir dereceye varan merkeziyetçiliğinde kısaca siyasi düzeneklerin artan otoriterleşmesinde özetlenmektedir.

 

Türkiye de Faşizm ve faşist dinamikler var mı?

 

Otoriter devlet ne yeni türden bir faşizmle, ne de bir faşizan süreçle özdeşleştirilebilir. Bu devlet Burjuva Cumhuriyetin mevcut evrede yeni formunu ifade etmekte ve önceki ‘’demokratik’’ devlet formlarından ayrılmaktadır. Sadece dağınık faşist tohum veya öğeler içermekle kalmayıp, bunların resmi devlete koşut ve sürekli düzenleme halinde organik düzenlenişini de kristalleştirmektedir. Faşizm, tekelci burjuvazinin “demokratik sınırlar” içerisinde çözemediği ekonomik ve toplumsal krizinin bir sonucu ve bu krizi aşmanın yöntemidir. İşçi sınıfına ve onun örgütlenmelerini dağıtmaya yönelik topyekûn bir saldırıyı ifade eden faşizm, krizdeki bir kapitalizmin ne gibi sonuçlara yol açabileceğinin de somut bir örneğini teşkil eder. Burada kapitalizmin krizi derken, temelde, burjuvazi açısından artık değerin üretilme olanağının büyük oranda tehlikeye girmesi anlaşılmalıdır. Faşizmin iktidara el koymasının “tarihsel önemi”, artık değerin üretilme koşullarını, tekelci sermaye lehine şiddet kullanarak yeniden düzenlemesidir. Faşizm, işçi hareketini ezmeyi başarırsa, kapitalizm açısından görevini tamamlamış demektir. Faşizm, burjuva toplumu içindeki bütün proleter demokrasisi öğelerinin, bütün işçi örgütlerinin, hatta en ılımlı olanlarının bile ortadan kaldırılmasına dayanır. Onun görevi bütün bir işçi sınıfını bölünmüşlük içinde tutmaktır. Faşizmin tarihsel görevi özünde budur. Evet, faşizm ‘tekelci sermayenin kanlı bir diktatörlüğüdür’ doğru; ama proletarya sadece şiddet yöntemleriyle parçalanamaz tarih bunun örnekleriyle doludur. Böylesi büyük bir tehdidi ortadan kaldırabilmek için tekelci sermaye, küçük burjuvaziyi proletaryaya karşı seferber eder. Faşizm, salt şiddet eylemlerine dayanan bir hükümet biçimi değilse de, olağanüstü şiddet ve terör yöntemleriyle iktidarını pekiştirmeye ve büyük sermaye açısından tek tehdit unsuru olan işçi sınıfını bölünmüşlük hâli içinde tutmanın yanı sıra, bu sınıf üzerinde katı bir denetimi de kurumsallaştırmaya çalışır. ‘’Normal” zamanlarda kapitalist sınıfın emek süreci üzerindeki katı denetimi, bu sefer “zor yoluyla” tesis edilmeye çalışılır. Sermaye birikimini tıkayan yahut da yavaşlatan her türden tehdit, faşizm ile bu tarz şiddet yöntemleriyle ortadan kaldırılmıştır. . Önemli olan, bu “operasyonun” hangi sınıfın, hangi sınıfa karşı ve hangi sınıflara dayanarak –ve tabii hangi dönemlerde– gerçekleştirmeye çalıştığıdır. Troçki faşist bir partinin hızla kurulup zafere ulaşmasının dayandığı temelleri şu şekilde sıralar: “Kapitalist toplumun en ağır bunalımı, işçi sınıfının radikalleşmesinin artması, kırsal ve kentsel küçük burjuvazide işçi sınıfına karşı sempatinin artması ve değişiklik özlemleri, büyük burjuvazinin ne yapacağını şaşırması, proletaryanın kendini tüketmesi ve hâlsiz düşmesi, toplumsal bunalımın derinleşmesi; küçük burjuvazinin umutsuzluğu, değişiklik özlemi, küçük burjuvazinin kolektif nevrozu şiddetli tedbirlere yatkın olması, umutlarına ihanet eden proletaryaya karşı düşmanlığının gelişmesi.” Şu soru sorulmalıdır: AKP iktidarı boyunca işçi sınıfı muhalefeti kriz yılları da dâhil olmak üzere Türkiye burjuvazisinin ekonomik ve siyasi iktidarını sarsmak açısından bir tehdit oluşturmuş mudur, ya da oluşturmakta mıdır? Şu an için ve yakın geçmiş için verilecek cevap, hayırdır. Elbette ciddi direnişler, grevler, eylemler yaşandı ve yaşanıyor da; ancak bu hareketler Türkiye burjuvazisini (aralarındaki her türlü sürtüşmeye rağmen) korkuya sevk edecek bir boyuta varmadı; en azından şimdiye kadar bu böyleydi. Evet, AKP iktidarı süresince tabandan gelen işçi muhalefeti; sendikaların tavrı ve işçi sınıfının sınıf bilinçliliği durumu göz önünde bulundurulduğunda büyük oranda geriletildi ve geriletilmeye devam ediyor. Ancak AKP iktidarının alttan gelen her türden muhalefeti engellemeye, önüne set çekmeye çalışması faşizm olarak değerlendirilemez. AKP’nin yaptığı, daha doğrusu Türkiye burjuvazisinin AKP eliyle yaptığı şey, işçilerin/emekçilerin kendi mevzilerini savunmaya dönük tepkilerini bastırmak. Sistem güçlü işçi mücadeleleri ile çatırdamıyor, ülke grevlerle sallanmıyor, sermaye çevreleri kâbuslar görmüyorken Türkiye’de faşizm var denilebilir mi? Otoriter devletçilik, faşist devletten farklı olarak devletin tek yönlü olarak güçlendirilmesine tekabül etmez. Siyasi bunalım öğeleri arttığı ölçüde, süreç güçlenme-zayıflama şeklinde işler. Otoriter devletçilik aynı zamanda devletin bu hızlanmaya, hatta kendi bunalımına verdiği bir cevaptır.

 

Erdoğan/AKP İktidarı süresince uygulanan otoriter hegemonyanın siyasi kurum ve düzeneklerin içinde yer değiştirmesinin çok önemli siyasi farklılaşma ve kutuplaşmalar yarattığı görülüyor. Yüksek idarenin bir bölümü kendi tarihsel iflası olarak, ekonomik bunalımı öngörme, önleme ya da yönetme yeteneksizliği olarak gördüğü şeyin siyasi nedenlerinin farkındadır. Sermayenin uluslararasılaşma sürecinde içerilen ve bunalım döneminde hızlanan çelmeler uluslararası çıkara bağlı bir idarenin içinde yaşanan sarsıntılardan söz etmek bile gereksiz. Bürokratik aşama düzeninin işleyişinin yürütme gücünün üst düzeyleri tarafından denetlenen kanallarca devre dışı bırakılması, hükümet politikasının kamusal görevin statü güvencelerini büyük ölçüde çelmelemesi, egemen partinin idarenin içine doğrudan dalması yüksek idarenin bir bölümünde mesafenin oluşmasına yol açar. Toplumsal iş bölümünün derinleşmesi devlet içinde tasarlama-yönetme görevleri ile uygulama görevleri arasında mesafenin derinleşmesine, bilgi ve gücün hızla aygıtın tepelerinde yoğunlaşmasına, bürokratik sırrın giderek daha kısıtlı yönetici çevrelerde tekelleşmesine, aygıtın içinde bile artan bir disipline bağlı otoriterliğe yansımaktadır. Söz konusu bölünmeler karar alma süreçlerini doğrudan etkilemekte ve idarenin siyasileşmesinden kaynaklanan çelişkileri büyük ölçüde çoğaltmaktadır. Klanlar, klikler ve arpalıklar siyasi bölünmelerin üstüne binmektedir. Böylece idari kavgalar siyasi bölünmeler halinde genelleşerek devleti hegemonyanın örgütleyici rolünü tartışma konusu haline getiren içsel sarsıntılara yol açacaktır.

 

Yaşanan mücadeleler, devletin idari teşkilatını eskiye nazaran çok daha doğrudan etkilemektedir, çünkü bu mücadeleler, ücretli orta sınıf burjuvazisinin geniş kesimlerini kapsamaktadır. Proleterleşen küçük burjuvazinin bu kesimleri bundan böyle halkçı mücadelelere en başta da kolektif tüketim ve yaşam ‘’kalitesi’’ alanlarındakilere (sağlık, konut, taşıma hizmetleri, çevre vb.) etkin bir biçimde katılmaktadır. Bu mücadeleler, burjuvazi ile küçük burjuvazi, daha kesin bir ifadeyle tekelci sermaye ile ücretli yeni küçük burjuvazi arasındaki ittifakın çatlamasına hatta kırılmasına yol açmaktadır. Şimdi işçi sınıfının mücadeleleri de aynı biçimde devlet idaresinin içine yansısa da, küçük burjuvazinin mücadeleleri bu idareyi çok daha doğrudan bir biçimde ve en başta da ara ve alt kademelerinde etkilemektedir. Bunun nedeni yalnızca ve hatta öncelikle bu kademelerin sınıfsal kökeninin çoğunlukla küçük burjuvazi olması değildir, asıl onların küçük burjuva olarak sınıfsal kararlılıklarıdır. Toplum içindeki burjuvazi- küçük burjuvazi ittifakının tartışılır hale gelmesi bu ittifakın bizatihi devletin içinde tartışılır hale gelmesiyle sonuçlanır. Devlet aygıtları en başta da idari düzeneği çoğu kez burjuvazi ile küçük burjuvazi arasındaki bir ittifakı kristalleştirir burjuva tepeler ile küçük burjuva ara ve alt kademeler arasında özgül biçimde bir ittifaktır bu. Bu ittifakın toplum içinde tartışılmaya başlanması, devlete içsel bir kopmayı tetikler ve çoğu kez idarenin tepe noktaları ile öteki kademeleri arasında kırılmalar biçiminde ortaya çıkar.

 

Nihayet otoriter devletçiliğin bizzat kendisi bir ölçüde yeni halkçı mücadele biçimleri doğurmaktadır. Tabandan doğrudan bir demokrasi uygulamasını hedefleyen mücadelelerin yüzeye çıktığı görülmektedir. Bu mücadeleler tipik bir karşı devletçiliğin damgasını taşımakta ve öz yönetimsel odakların ve kitlelerin kendilerini ilgilendiren kararlara doğrudan müdahale kanallarının yayılmasıyla dile gelmektedir. Bu gelişmeler devlete ‘’mesafeli’’ de dursa devletin içinde çok büyük dağılma etkileri yaratmaktadır. Hem daha geleneksel, hem de özellikle yeni mücadelelerin damgasını taşıyan bir görüngüdür bu. Kadın hareketleri, çevreci hareketler, yaşam kalitesi için verilen mücadeleler. Otoriter devletçilik kitleleri disipline edici ağları içinde toparlamayı, hatta yetkili devreleri içinde bu kitleleri gerçekten ‘’bütünleştirmeyi’’ başaramadığı gibi, tabandan doğrudan demokrasinin genelleştirilmiş hak talebini, gerçek bir demokratik gereklilikler patlamasını kışkırtmaktadır. Türkiye burjuvazisinin parlamenter hegemonya biçimleriyle baskıya dayalı biçimleri arasında yaptığı seçişler(seçimler) sınıflar arası mücadelenin dengeleriyle belirlenir. Ancak işçi sınıfının gücü burjuvaziye demokratik hak ve biçimlere rıza göstermeye zorlayabilir ve içindeki darbeci eğilimlerin geri plana atılmasını sağlayabilir. Devlet sokağı ‘toplanma alanı’ değil, ‘dolaşma alanı’ olarak değerlendirme eğilimindedir. Buna rağmen sokak terk edilmediği koşullarda politik sözü her daim olanaklı kılmanın yolları aranmıştır. Kitlelerin önce, korkuyu yenerek hareket etmeye başlayınca ne kadar etkili olabildikleri, birden bire tüm dünyanın ilgi odağı haline geldikleri, sorgulanamayacak kadar güçlü olduğunu düşündükleri rejimlerin kısa sürede dağıldığı görüldü. Sokak eylemlerinin iktidarların anti demokratik uygulamalarına geri adım attırma, yaptırımlarını düzenlemeye zorlama özellikleri de vardır.

 

Bugün bu vahşi Neo-liberal ekonomi çağında, standart bir nitelik kazanmış olan açgözlülükten, arsız bir iştahtan, sınırsız bir talan ve yağma hırsından söz açacaksak yine para-sermayeden bahsederek yapmalıyız bunu. Gezi direnişinin içinde bile ‘’iktidar’’ sahibinin ‘’oraya AVM yapılacak’’ gürleyişinin altında yatan asıl gücün/iktidarın kapitalist sermayenin karşısına çıkan hiçbir engele tahammül edemeyen mutlak mantığı olduğu görülmelidir. Bu egemenlerin kibri ve küstahlığı olarak görülen şey piyasanın, sermayenin acımasız diktatörlüğüdür. Sermayenin hegemonyasını pekiştirme görevini yerine getirmeye soyunmuş NEO-Liberal, milliyetçi, İslamcı otoriter muhafazakârlık gölge olarak tasavvur ettiği diğer akım ve eğilimleri alanın dışına itmeyi kesin zaferinin bir önkoşulu sayabilir. Erdoğan/ AKP pek çok adım atabilir. Ama küresel NEO-Liberal projenin sadık bir unsuru olarak bu ekonomik sistemin dışladığı yoksulları ve emekçileri kapsayabilecek bir politika üretmesi temel ideolojik tercihleri, sınıfsal ittifakları ve uluslararası bağlantıları nedeniyle mümkün değildir. Bu nedenle ne ortada ‘’gölgelerin ‘’ dolaşması ne de yeni muhafazakârlığın nüfuz alanını genişletmek için göstereceği çaba ortada hâlâ büyük bir boşluk olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Bu dini muhafazakâr hegemonya ne ölçüde kudretli bir denetim sunarsa sunsun sınıfsal çıkarların uzlaşmaz karşıtlığı varlığını devam ettirmekte, mevcut eşitsiz ilişki biçimlerinin gerçekliğini haykırmaktadır.

 

Kritik eşiğin aşıldığını düşündüğü andan itibaren AKP, hem tabanın bağlılığını devam ettirme açısından hem olası toplumsal muhalefet dinamiklerinin gelişmesini bertaraf etmek açısından belirli türden siyasi hamleler yapmaya yönelecektir. Yine, yeniden İşçi hareketine, sosyalist muhalefete, sokak eylemliğine alabildiğine polis terörüyle saldıracak, insanların yaşam tarzlarına müdahale yönünde daha cüretkâr girişimlerde bulunulacak, itaat eden ve lütuf dilenen bir toplum yaratma yönünde düzenlemeler yapılacaktır. Kentlerin yağmasında daha dizginsiz bir yola girilecek, yine kentlere kendi ideolojik damgasını basma yolunda fren mekanizmaları devreden çıkarılacak ve genel olarak da tüm bunlar yapılırken, iktidar sarhoşluğu içinde, her sesini çıkaran hoyratça ezilecektir. Atılan adımlar mevcut otoriter yapıyı pekiştirmek üzere atılıyorsa, otoritenin üniformalı ya da üniformasız olarak uygulanması fark etmez, her iki durumda da tereddütsüz ve aynı şiddette karşı çıkmak gerekir. Bu açıdan önümüzdeki aylar Türkiye toplumunun, şimdilik Tayyip Erdoğan’ın elinde güç bulan otoriter liderlik geleneği ve otoriter yönetim tarzını, başka bir otoriter güce sırtını yaslamadan son vermeyi başarıp başaramayacağını, Tek adam rejimini yeniden tesis etmeye çalışan siyasal figüre toplumun kendi başına dur diyebilme güç, cesaret ve becerisini gösterip gösteremeyeceğini göreceğiz.

 

Ahmet Doğançayır-Mezopotamia News 

About Post Author

Happy
Happy
0 %
Sad
Sad
0 %
Excited
Excited
0 %
Sleepy
Sleepy
0 %
Angry
Angry
0 %
Surprise
Surprise
0 %

Average Rating

5 Star
0%
4 Star
0%
3 Star
0%
2 Star
0%
1 Star
0%

Yorumunuz için teşekkür ediyoruz en kısa zamanda size cevap verilecektir selamlar .

%d